0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
184
Okunma

16 Şubat’ta ben doğmuşum.
Akşamdan başlayıp ince ince, sabaha kadar yağan kar, ardını fırtınaya çevirmiş; damların üzerine yığılanları da alıp alıp savurmuş; duvar diplerinde, avlu duldalarında, evlerin aralarında dam boyu kürtünler oluşturmuş. Yolu izi kapatmış. Mahallede zaten birbirinden aralı olan evleri iyice aralaştırmış.
“Evden dışarı çıkıp Dolma Taşı’ndan karşıya doğru bir baktım; Bekir emminin Ali’nin avlusu sanki ta Al’lerin Düden Yeri’ndeydi,” dedi anlatırken rahmetli babam.
Fitili bitmiş, camı kırık, gazyağı dibinde kalmış gaz lambası iş görmediğinden, eriyip eriyip kül tabağına karışan bir mum aydınlatıyormuş üç göz kerpiç evimizin hanayını. Duvarda büyüyen gölgesi, heyula bir canavar gibi sallanıp duruyormuş sancıdan iki büklüm kıvranan anamın.
Dışarısı buz gibiymiş. Toprak damlı evlerin kamış çelenlerinden sarkan buzlar, kınından sıyrılmış kılıçlar gibi uzarken; dibinde bir teneke kes, onun üstünde fısır fısır kerme ile yanan kuzinenin kendine bile hayrı dokunmuyormuş. Bir yandan da titriyormuş anam.
Hastaneyi kim kaybetmiş ki anam bulsun? O devirde yaşlı ebeler doğurturmuş kadınları.
Gün ışırken toplanıp gelmiş komşu kadınlardan birkaçı; Sultan halam ,Gülü abam onlarda genç genç gelinler kiminin bebeği boyunda, kimi bebegini beşiğine bırakıp gelmiş; ellerinden geldiği kadar yardımcı olmaya ama hiçbir şey yapamamışlar. Babama dönüp,
“Vallaha Ürtten (Rıdvan) agam, biz ne anlarız ki? Sen vakit kaybetmeden şuradan köyün içinden köyde ki ebelerden ya Teslime bibimi ya da Turna gelinbacımızı birini al da getir,” demişler.
Babam “Ya Bismillah” çekmiş; pantolonunun balagını çorabının goncuna koymuş. Ayağında lastik ayakkabısı, sırtında eskimiş bir kaban, elinde sırık gibi uzun bir değnek… Yolların diz boyu karını yara yara yürümüş köyün içine doğru; bu soğukta kimi razı edebilecekse artık.
Yağcıların oradan, Körezlerin aradan; onca koyun köpeğin içinden geçip Kepirlerden öteye ver etmiş kar tepmeyi, babası ve anneligi Turna ebemin evine kadar. Varmış. (Anam Emir’in kızı olduğu için babam ona hep “İmir kızı” derimiş ) Orada anlatmış durumu: “Bizim İmir kızının sancısı tuttu,” demiş.
Anneligi Turna ebem, babama direk “Gidelim Ürtten (Rıdvan) oğlum,” demiş. Ayagına lapçınını giyip , Atkısını başına bürüyüp o fırtınada düşmüş babamın önüne; o yaşta onca karı boranı tepe tepe, atsız arabasız, köyün ortasından bu ucuna kadar yürümüş.
Turna ebem ilk önce sıcak bir çorba yapmış anama, içirmiş. Anamın yanında fır dönen, ele avuca dolaşan üç yaşındaki Havva ablamı bir kenara oturtmuş; önüne bir melemen sahanı, içine de toz şeker koymuş: “Ye,” demiş. Havva ablam böylece ayak altından çekilmiş.
Sonra " Hadi gözünüz aydın nur topu gibi bir kız çocugu sesler bağırtılar, “oldu oldu” sesleri arasında çığlığım doldurmuş buz gibi evin her yerini. Diyecek yokmuş ailenin sevincine. Bir de ben doğmuşum onca yoksulluğun içine.
Rızkımı Allah verirmiş nasıl olsa. İki çocuklu bir aile olmuşlar ben olunca. İsmimi babamın Bekir Emmisinin oglu Ali emmim vermiş: Hülya.
" Ben o zaman Fransadaydım çocugun ismi Hülya olsun dedim onlarda dedigimi ismi vermiş senin ismini ben verdim diye Söylerdi Bekir oglu Ali emmim.
16 Şubat’ta, karlı boranlı bir günde
yolların karını yara yara yürüyen bir babanın duası, sancıya sabreden bir ananın nefesiyle üşüyen bir eve açmışım gözlerimi çokça üşümüşüm şimdiye kadar…
Bundan sonra hep beraber güneşli, güzel günler; mutlu yaşayacağımız seneler görelim. İnsan olarak geldiğimiz dünyada insanca yaşayalım inşallah…
Hülya Ekşi
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.