9
Yorum
22
Beğeni
5,0
Puan
262
Okunma
Garip bir çağdan geçiyoruz.
Öyle ki artık anormal olan şeyler yadırganmıyor; tam tersine, alkışlanıyor. Normal diye sunulanın içinde bir tuhaflık, bir eksiklik, bir boşluk var. Biz ise bu boşluğa alışa alışa, fark etmeden değişiyoruz. Normalleştiğimizi sanarken, aslında yavaş yavaş anormalleşiyoruz.
Bugün toplumun önüne konulan birçok şey, kendiliğinden oluşmuş gibi durmuyor. Aksine, belli çevrelerin yeni bir insan tipi üretme çabasının izlerini taşıyor. Reklamlarla, programlarla, dizilerle ve görünmez yönlendirmelerle; ahlak ve maneviyat, adım adım ayaklar altına alınıyor. Bizi biz yapan değerler, sessiz bir erozyonla ya aşınıyor ya da tamamen kayboluyor. Üstelik bu kayıp çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşiyor.
Bu yeni düzen, sorgulayan insanı değil; itaat eden, tepkisiz ve kolay yönlendirilen bireyleri tercih ediyor. Derinden ve sabırla yürütülen bir çabayla, manevi değerlerin içi boşaltılıyor. İnanç, anlam ve vicdan; gösterişli ama içi boş kavramlara dönüştürülüyor. İnsan, neye neden inandığını bilmeden, hazır kalıplarla düşünmeye alıştırılıyor.
Bu noktada sözde akıl insanları devreye giriyor. Bilgiyle değil algıyla konuşan, hakikati değil işine geleni anlatan sesler… Yalan yanlış inanışlar, doğruymuş gibi sunuluyor. Gerçeklerin üzeri ustaca örtülüyor. İnsan, doğruyu aramak yerine önüne konulana razı olmaya yönlendiriliyor. Çünkü razı olmak, sorgulamaktan daha kolay.
Reklamlar ve algoritmalar, bu sürecin en güçlü araçları hâline gelmiş durumda. İnsan zihni, farkında olmadan işgal ediliyor. Ne izleyeceğimiz, neyi beğeneceğimiz, neyi isteyeceğimiz önceden belirleniyor. Tüketim bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir kimlik hâline geliyor. Sahip olduklarımızla değerli, satın aldıklarımızla mutlu olacağımız telkin ediliyor.
Yenilip içilenlerden tutun da izlenen içeriklere kadar her şey, insanın hem ruhunu hem bedenini etkiliyor. Anatomimiz kadar maneviyatımız da bu kuşatmadan payını alıyor. Yorgun, sabırsız, tahammülsüz ve doyumsuz bireyler çoğalıyor. Ama bütün bunlar “normal hayatın bir parçası” gibi sunuluyor.
Oysa biz böyle değildik.
Bir zamanlar ölçü vardı, sınır vardı, utanma vardı. Yanlış, yanlış olarak kalırdı. Bugün ise yanlışlar süslenip normalleştiriliyor. İnsan, bu yeni normlara ayak uyduramadığında kendini eksik hissediyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü bir toplum, yanlışlara alıştığında çöküş sessiz olur. Normalleşerek anormalleşen insan, neyi kaybettiğini fark etmez. Ta ki aynaya baktığında, gördüğü yüz kendisine yabancı gelene kadar.
Belki de şimdi durup sormanın vaktidir:
Bize normal diye sunulan şeyler gerçekten normal mi, yoksa biz mi yavaş yavaş kendimizden uzaklaşıyoruz?
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (13)