5
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
641
Okunma

(Ebu Ahmed: Neden saçını kestiniz?
Milis: Zaten ölmüş, ölmüş.
Ebu Ahmed: Ama saçı sağlam kalmış.)
İnsan soyunun yenilgilerini düşünüyorum uzun uzun, acı çekerek ve sanki bütün suçu üzerine almış bir eski zamanlar yalnızı olarak yürüyorum sisler ve bulanık sınırlar kıyısında. Çağlar boyunca, dayatılmış kahrın ve incitilmenin iklimine karşı başkaldırmak yerine, hiç vazgeçilmeyen kabullenilmiş gözyaşı ortaklığı… Tasarlanmış karanlığa “Hayır!” diyemeyenlerin esaretidir bu. Düşmüştür artık insanın içindeki soyut melekler. Düşmek, gerçekliğin vedası... Varoluşun tenha avlusundan hüzünle izliyorum dünyayı ve uzanmak istiyorum duygular bahçesinin sonsuz ağlayışına. Uzanmak ve tamir etmek… Kımıldayamıyorum. Bedenim yitik ülkelerin yarıda kesilmiş gülüşü.
Kalbe karşı eşyanın ve maddenin diktatörlüğünü düşünüyorum. Ne kadar korkunç! Evsiz cümleler ve ölmüş pencerelerden solukları kesilerek sarkan kelimeleri topluyorum. Fikirler oluşturuyorum onlardan görünmez duvarlarda, huzurun vadisinden kovulmak pahasına… Ama “fikirlerin gölgesi olmaz.” diye bir ses yankılanıyor zamanın ötesinden. Belki de tanıdık bir sestir o. Dönüp bakıyorum, kimse yok. Anlamaya çalışıyorum; duygular, isimler ve fikirlerin yağmur gibi yağmasına rağmen duvarların neden hep boş göründüğünü. Anlamaya çalışıyorum insanın içindeki kırılmaz buzulu, buzulun az ötesindeki çölü, çölün bitiminde başlayan paslı kayalıkları. Anlamaya çalışıyorum insanın daha doğduğu andan itibaren başlayan o garip yorgunluğunu.
Yine de sabırla yürümeye devam ediyorum hüznün sokaklarında, elimde bir demet hindiba çiçeği, omzumda yoldaş bir kuzgun; dilimi tek anlayabilen, puslu havalarda yol gösterebilen… Bir çağdan diğer çağa geçerken kömür ülkelerinden gelmişçesine kapkara olan yüzümü imge parçacıklarıyla yıkıyorum. Derinin altına kadar iniyorum ova ova. Yine de temizlenmiyor ten, nöbetçi kitaplar koşuyor yardımıma. Büyük bir şelale yapıyorum sayfalardan, sözcükler şelalesi. Hayatları, kalmadığı yerden devam edenlerin altında serinlediği bir şelale. Her şey bu kadar sahte ve yüzeyde sürerken derinlerden gelenlerin soluklandığı bir şelale.
Saçlarından tutularak öldürülen kadınları düşünüyorum. Barbarla uzlaşmanın göz kamaştırıcı düşüklüğünü. Ne kadar korkunç! Bir ırkın diğer ırka üç vardiya çalışan nefretindeki dehşeti. Günahlarını gizlemek için bayrakların ve dinlerin arkasına saklanan ahlaksızları, yeryüzünün en kullanışlı katillerini. “Neden saçını kestiniz” diyor katillerden biri, “Zaten ölmüş, ölmüş…” diye cevap veriyor diğer katil. “Ama saçı sağlam kalmış” diyor diğeri. Barış ve iyilik nasıl da uzaklaşmış koşar adım. Çatışma kentlerinden yükselen mutsuzluk… Tarihin hamalları tarafından boyutlar arası taşınan insan soyunun yenilgileri… Ah, nasıl tedavi edilecek insan soyunun yenilgileri? Ve uyanış; şu iptal edilen mevsim, nasıl başlatılacak yeniden?
Bütün bunları düşünürken zihnimde akşam oluyor. Akşam, günün ölümü… Zihnim öyle bitkin düşüyor ki hüznün sokaklarında dolaşmaktan, bırakıyorum kendimi öylece çamurlu çağın kenarına. Yetkileri elinden alınmış bir anlam yaklaşıp kaldırıyor beni yerden. Üzerimdeki çamuru temizliyor. Belki de tanıdık bir anlamdır o. Sarılıyorum ona. Hatırlar gibi oluyorum bu sarılışı. Hatırlayış etrafımda dolaşıp duruyor sevinçle. Yüzüme gülümseyişle bakıp “Bir ara karşılaşmıştık seninle eski zamanlarda, yere atılmıştım insan yığınları arasında, sen kaldırmıştın beni, üzerimdeki tozları temizlemiştin. Ben oyum işte, renkler ülkesinde fırçası elinden alınmış o ressam.”
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.