8
Yorum
22
Beğeni
5,0
Puan
367
Okunma

İnsan çoğu zaman başkasının değişeceğine inanarak kendinden vazgeçer. Bu vazgeçiş masum bir umut gibi görünür; oysa özünde bir ahlâk kırılmasıdır. Çünkü değişmeyen bir gerçeği değişiyormuş gibi kabul etmek, yalnızca karşıdakini değil, insanın kendi hakikatini de çarpıtır. Siyah olanı ak saymaya başladığımız anda artık gerçeklikten değil, kendimizi kandırmaktan söz ederiz.
İlişkilerde en yaygın yanılgı şudur: İnsan, karşısındakinin hatalarını bağışladığını zannederken aslında kendi sınırlarını silmektedir. Oysa sınır, insanın kendine olan saygısının somut hâlidir. Birinin hataları çoğaldıkça, onun hayatımızdaki yerinin küçülmesi gerekir. Aksi hâlde yanlış ödüllendirilir, doğru cezalandırılır. Bu da ahlâkın tersine çevrilmiş bir düzenidir.
Modern insan, “anlayış” kavramını bir tür ahlâksız hoşgörüye dönüştürdü. “Bırak, öyle görmüş, öyle yaşamış” diyerek her şeyi mazur görmek; gerçekte kötülüğü normalleştirmektir. Bir insanın geçmişi, bugünkü yanlışlarının mazereti değildir. Eğer öyle olsaydı, hiçbir insan sorumlu tutulamazdı. Oysa insan, geçmişini aşabilme iradesiyle insandır.
Yanlışın sürekliliği, yalnızca yanlış yapanın değil, ona alan açanın da suçudur. İnsan bazen bir başkasının varlığına o kadar tahammül eder ki, kendi varlığını yavaş yavaş terk eder. Bu noktada ilişki artık bir birliktelik değil, bir kendini inkâr biçimi hâline gelir. Sevgi, özveri kılığına girmiş bir kendini silme pratiğine dönüşür.
Bir insanın hayatımızdaki yeri, onun bize verdiği zarar oranında yeniden tanımlanmalıdır. Sadakat, kendini yok saymak değildir. Bağlılık, körlük değildir. Gerçek etik duruş, birinin incinmemesi uğruna kendi ruhunu yaralamayı reddetmektir. Çünkü insan başkalarını korumak adına kendini feda ettiğinde, geriye ne adalet kalır ne de anlam.
Sessizlik çoğu zaman zayıflık değil, son noktadır. İnsan konuşmayı bıraktığında, artık içindeki ölülerle meşguldür. Kalpte ölen insanlar vardır; çünkü her kırılma bir parçayı gömer. Bu yüzden bazı ilişkiler mezarlığa benzer: geçmiş vardır ama hayat yoktur.
Ve insan, bazen yolun öteki tarafından yürümeyi seçer. Bu kaçış değildir; kendini kurtarmaktır. Ölü olanı diri tutmaya çalışmak, en büyük zaman kaybıdır. Çünkü hayat, yanlışta ısrar edenlerle değil, hakikatte yürüyenlerle anlam kazanır.
Nehir Kıyısında Kendini Korumak
Ben Sivas Zara doğumluyum.
O şehirlerin getirdiği yeni insan yüzlerinde bazen nefretin ne olduğunu, bazen de nefretin nasıl icat edildiğini gördüm. Kimi zaman hayat beni tekme tokat hırpaladı. Tıpkı taşkın bir nehrin kıyılarına biriken enkaz gibi, insan davranışlarının tortusu da çevreme yığıldı.
Ama o ıskartaların, o rahatsız eden alışkanlıkların, o hoyratlıkların kendi akışına bırakılıp gitmesine izin vermedim. İçimde yaramaz bir çocuk var: yanlışların üstünde tepinmek isteyen, onları görmezden gelmeyen bir çocuk. Çünkü suskunluk, bazen kötülüğün en sadık müttefikidir.
Biraz hırsım var; evet.
hemde çok uzun bir hırs… Ama bu hırs başkalarını ezmek için değil, kendimi korumak için. Kimsenin benim düşüncelerime başka bir ad vermesine izin vermem. Benim zihnim, benim emeğimdir.
Ben kendime emek verdiğim çevrede kazandım dostluklarımı.
Her ilişki bir tesadüf değil; kimi bağlar alın teriyle kurulur. Zamanla bazıları bana “Boş işlerin peşindesin, zarar göreceksin” dedi. Ne garip… İyi ki onları dinlemiş gibi yaptım. Çünkü insan bazen ancak görmezden gelerek yoluna devam edebilir.
Yolumda koca koca kayalar yoksa, bunun tek nedeni şans değildir.
Beni ayakta tutan, dürüstlüğümün özü ve içimin güzelliğidir. Kendi varlığıyla barışık olan bir insanın önünde engeller uzun süre duramaz. Çünkü hakikatle yürüyen birinin yolu, er ya da geç açılır.
Geride bıraktığım dostluklar—ya da adına hâlâ dostluk diyorsak—bana şunu düşündürüyor:
Bazı insanlar için ilişki, paylaşmak değil; avlanmaktır. Karşısındakini balık hafızalı sanır, onu istediği gibi döndürebileceğine inanır. Oysa bu tür “dostluklar”, insanın baş aşağı bir çukura düşmesi gibidir; acı vardır ama nereden geldiği bilinmez.
Küçümsenmek tam da budur:
Karşı taraf senin zihnindeki yerini kendince belirler, seni bir eşit olarak değil, yönetilecek bir nesne gibi görür. İnsan bir süre sabreder; çünkü sabır bazen asalettir. Ama “yeter” dediğin anda, karşına bir bedevi kervanı gibi çıkarlar: gürültülü, hak iddia eden, ama hakkı olmayan.
“İtin duası kabul olsaydı gökten kemik yağardı” derler.
Bana yöneltilen o ucuz sözleri, o küçültücü yazıları, aynen geldikleri yere geri gönderiyorum. Çünkü söz, sahibinin aynasıdır. Kim ne söylüyorsa, aslında kendini ifşa eder.
Ve evet:
Herkes haddini bilecek.
Bir insanı yok saymakla onu küçülttüğünü sananlar, aslında kendi ahlâklarının ne kadar sığ olduğunu ilan ederler. Ben kimseye boy ölçüsü vermiyorum; ama kimse de bana ölçü biçemez.
14-01-2026
Zaralıcan
5.0
100% (7)