1
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
109
Okunma

Çok severdim kitap okumayı , hala da öyle , kitap kokusunu aldığım gün , o sarı sayfaların arasında kaybolduğum an ve yeni aldığım kitabın ilk sayfasına değdiğimde yaşadığım o mutluluk paha biçilemez güzelliktedir. Çocuk yaşta başladım kütüphane oluşturmaya. Başka çocukların misket veya araba koleksiyonları olurdu. Ben hiç heves etmedim onlara.
Hafta sonları kütüphaneme kapanırdım .Balzac’ın ’’ Goriot Baba’’sı, sanki Vauquer Pansiyonu’nun nemli, karabiber ve lahana kokan koridorlarından yeni çıkmışçasına, solgun cildiyle göz kırpardı bana. O satırlardan öğrendiğim şey, paranın insan ruhunda açtığı karanlık çukurlardı. Pansiyondaki her karakter, şehrin sokaklarında karşıma çıkıveren tiplere dönüşürdü. Gözleri açgözlülükten parlayan genç bir avukat, bir köşede kırgınlıkla kıvranan ihtiyar bir tüccar… Onlara bakar, Goriot’un acısını, “Sevgi, para gibidir; harcanmadıkça biriktirilmez,” diyen o çığlığını hissederek duyardım içimde. İnsanların maskeleri, Balzac’ın mürekkebiyle daha şeffaf olurdu.
Öğleden sonra, annemin demlediği çayın dumanlı havasına karışırdı Steinbeck’in California’sı. Gazap Üzümlerinin tozlu sayfalarından yükselen toprak kokusu, betonlaşmış şehrin arasında kaybolmuş küçük bir bostanda dirilirdi. Tom Joad’ın sırtında taşıdığı umutsuzluk ve direnç, pazarda domatesini satmaya çalışan köylünün çatlak ellerinde canlanırdı. Steinbeck bana, “İnsanın açlığı, onun gerçek dinidir,” demişti bir gün. Bir işçinin öğle yemeğini yerken titreyen elleri, bir çocuğun ekmek kuyruğundaki sabrı, bu cümlenin kanlı canlı tezahürüydü. Toprağa küskün insanların gözlerindeki o derin, sessiz keder, artık benim de içimde bir tortuydu artık.
Akşam karanlığı çökerken, Dostoyevski’nin labirentleri açılırdı zihnimde. Suç ve Cezanın Raskolnikov’u, odamın köşesinde, solgun duvara yaslanmış, bana o delici bakışlarıyla bakardı. Onunla tartışırdım ,“Acı çekmek, korkunç bir şeydir ama insanı dönüştürür mü?” diye sorardı bana, Petersburg’un pis sokaklarının gölgesi pencereme düşerken, karşıma çıkan her tedirgin genç adamda, o ‘üstün insan’ hezeyanının kırıntılarını arardım. Bir bankta oturup gözleri uçurumlara dalan birini gördüğümde, içimdeki Raskolnikov söylenirdi “Herkes her şeyi göze alamaz. Cesaret değil, çılgınlıktır bu!” İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde yürümeyi, suçluluk ve kurtuluş arasındaki o ince çizgiyi, onunla öğrendim. Ve anladım ki, herkesin içinde bir katil potansiyeli değil, ama korkunç bir yalnızlık saklıydı. O yalnızlık insanın kendi katiliydi.
Gecenin en yoğun saatinde, Tolstoy’un epik nefesi dolardı içime. Anna Kareninanın sayfaları, Saint Petersburg balolarının ihtişamını, tren istasyonlarının trajik soğukluğunu taşırdı. Levin’in köyündeki çiftçinin alın teri, sabahın ilk ışığıyla tarlaya çıkan komşumun sırtında parlardı. Anna’nın yasak aşkının yakıcılığı, apartmanın karşısındaki perdeler ardında gizlenen bakışlarda kıvılcımlanırdı. Tolstoy ,“Mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir hali vardır.” derdi usulca kulağıma. Şehrin görkemli apartmanlarının ardındaki kırık kalpler, sessiz kavgalar, gösterişli yalnızlıklar… Hepsi Tolstoy’un evrensel tanıklığında anlam kazanırdı. İnsanın tutkularıyla toplumun zincirleri arasındaki o amansız çarpışmayı, bir otobüs durağında bekleyen gözü yaşlı kadının yüzünden okuyordum artık.
Ve sonra, Emile Zola’nın acımasız gerçekçiliği çarpardı yüzüme. ‘Germinalin madenlerindeki kapkaranlık, fabrikanın gece vardiyasında çalışanların göz çukurlarına sinmişti. Etienne Lantier’nin açlıkla savaşan iradesi, inşaat iskelesinde ter döken adamın kaslarında titrerdi. Zola haykırdı kulakları sağır edercesine “Gerçek, yıkıcıdır ama aynı zamanda tek kurtarıcıdır!” Pazar yerindeki çürük sebzeler, lüks restoranların ardındaki mutfakların pisliği, bir işçi mahallesinin çamaşır iplerinde asılı yıpranmış gömlekler… Hepsi Zola’nın natüralist gözüyle bakılmış gibi durur, toplumun alt katmanlarındaki çürümüşlüğü ve o çürümenin içinde filizlenen umudu anımsatırdı. Bir grevin ön saflarındaki gencin yüreklendirici bakışında, Germinal’in tohumu vardı.
Bu karakterler, sadece zihnimde yaşamıyordu; tenime işlemişti. Raskolnikov’un vicdan azabı, bir işte hata yaptığımda içimi acıtırdı. Goriot Baba’nın kızlarına duyduğu kör sevgi, babamın bana bakarken gözlerinde beliren o anlamsız ışığı açıklardı. Tom Joad’ın yolculuğu, şehirden şehire savrulan bir akrabanın mektubunda canlanırdı. Anna’nın sonu, tren raylarına bakarken içimi ürpertirdi. Etienne’in mücadelesi, gazetede gördüğüm bir grev haberiyle yüreğimi hoplatırdı.
Mekânlar dönüşüyordu sadece. Çay ocağı, Vauquer Pansiyonu’nun karabiber kokan atmosferine; otobüs durağı, Petersburg’un sisli caddelerine, fabrika çıkışı, Germinal’in tozlu maden galerilerine, bir parktaki ağaç gölgesi, Levin’in köyündeki meşe ağacına dönüşüverirdi. Her taş, her yüz, her koku, bu kitaplardan sızan anlamlarla yüklenirdi. Sokaktaki bir kavga, Dostoyevski’nin diyaloglarını anımsatırdı. Bir bakkalın hesap defteri, Balzac’çresizliğini yansıtırdı.
Bir gün, kız kardeşim ,elime yapıştı sımsıkı, gözleri Sokrates’in sorgulayıcı bakışı gibi derin ve ıslaktı. “Sen hep kitap okuyorsun, değil mi abi ?” dedi. “Bana da öğretir misin? Annem, kitapların insanı yalnızlaştırdığını söylüyor.” İçimdeki bütün karakterler bir anda sustu. Tolstoy’un köylü çocukları, Steinbeck’in umut dolu göçmenleri, Zola’nın madencinin kızı… Hepsi bu küçük yüzde birleşti. “Hayır,” dedim, sesim biraz kısık, “Kitaplar insanı yalnızlaştırmaz. Sana, senin gibi milyonlarca insanın, senin gibi acı çektiğini, sevindiğini, düştüğünü ve kalktığını gösterir. Seni asla yalnız bırakmayacak arkadaşlar verir.” Elimi uzattım. “Gel,” dedim, “Sana Goriot Baba’nın kızlarını anlatayım da, annemizin ne kadar değerli olduğunu gör.” demiştim.
O küçük eli tuttuğumda, Balzac’ın Paris’i, Tolstoy’un Moskova’sı, Dostoyevski’nin Petersburg’u, Steinbeck’in California’sı ve Zola’nın madenleri… Hepsi, bu daracık sokakta, kız kardeşimin avucunda birleşiverdi. Kitapların mürekkebi, hayatın tenine işlemişti ve artık kanımda dolaşıyordu. Her nefes alışım, bir karakterin soluk verişiydi. Her bakışım, bir yazarın dünyaya açılan penceresiydi sanki.
İnsanın hayatı sorgulaması çocuklukta başlıyor .Dünyanın en saf sorusudur o ... ’’Neden ?’’ Bu soru insanın çocuk yaşta felsefe ile tanışmasını sağlıyor. Benim çocukluğumda bu ’’Neden ? ’’ sorgulamalarımın ışığında felsefe merakına dönüştü lise yıllarında. Belki de ilk aşk ve ilk terkedilişin içimde bıraktığı bir soruya dönüşmüştü ’’Neden ama neden ? ’’
İlk sorum annemeymiş, annem anlatmıştı. Sen daha çocukken böyleydin diye. Dört yaşındayken parmağımı sarı boyalı sıvaya bastırıp, anneme dönüp "Neden sarı oldu elim?" Sonraları, gökyüzüne bakarken, bulutların beyazlığını, gecenin siyahlığını, gökkuşağının birden çok renge bürünmesini sormuşum "Neden?" Çocukluğumun o saf, dipsiz merakı, dünyayı bir bilmece yumağına çevirmişti. Ölümle tanıştığımda, arka bahçede ezilmiş bir karıncayı avucumda tutarken, gözlerim buğulanmış, "Neden öldü?" diye sormuşum dedeme. "Doğanın kanunu" demişti dedem , ’’Her canlı doğar ,yaşar ve ölür evladım ’’ dediğinde ise ’’sen de ölecek misin dede ? ’’ dediğimde ise ’’ Bir gün ’’ demişti ve üzüldüğümü görünce de ’’Ama senin kocaman adam olduğunu görmeden değil ’’ diye kucaklamıştı beni. Onun hiçbir cevabı içimdeki boşluğu doldurmuyordu, sadece "Neden?" sorusunu daha derin, daha keskin bir bıçak gibi zihnime saplıyordu. ’’Neden ölür sevdiklerimiz ? ’’
Lisenin tozlu koridorlarında, bu soru felsefeye dönüştü. Sıraların altında gizlice okuduğum ciltler, Platon’un mağarasından Nietzsche’nin çığlığına, Camus’nün saçmalığına kadar uzanıyordu. Kant’ın "Saf Aklın Eleştirisi"ni elime aldığım bir öğleden sonra, kütüphanenin loş köşesinde, kâğıt kokusuyla karışık bir epifani yaşadım. Soru sormak, cevap bulmaktan daha kutsaldı. Varoluşun kendisi, devasa bir "Neden?" işaretiydi. Derslerdeki formüller, tarihsel olaylar, coğrafi sınırlar benim için bu büyük soruya tutunacak dallardan ibaretti. Gözlerimdeki o çocuksu merak, genç bir adamın düşünceli bakışına dönüşmüş, alnımda erken beliren kırışıklıklar, zihnimdeki kıvrımların dışa vurumu olmuştu.
Sonra, güneşten kaçıp sığındığım kafede bir yaz günü, "Neden?" bana bambaşka bir yüzünü gösterdi. Adı ilk aşktı. Gülüşü, içime düşen bir güneş ışığı gibiydi. Bir kafede , elini tuttuğum ilk an, evrenin tüm "Neden"lerinin anlamsızlaştığını sandım. Varoluşun cevabı, o sıcak avuç içinde saklıydı sanki. Ama sonra… Sonra gitti. O gece, çocukluğumun saf "Neden?"i, yetişkinliğimin yıkıcı bir çığlığına dönüştü: "Neden ama NEDEN?" Bu soru, Platonik diyaloglardan daha derin, varoluşsal sancılardan daha keskin bir acıyla kalbimi delip geçti. Felsefe kitapları asla bu soruya yanıt veremedi. Sartre’ın "Bulantı"sı, şimdi kendi midemde kaynıyordu. Nietzsche’nin "Tanrı öldü" çığlığı, yerini "Aşkım neden gitti?" sızısına bırakmıştı.
O geceden sonra dünya başka türlü görünmeye başladı bana. Eski taş binaların cephelerindeki çatlaklar, kendi yüreğimdeki yarıkları hatırlatıyordu. Dar sokaklar, çıkmazlara benziyordu. Tarihi çeşmenin mermer yalağında biriken yağmur suyu, içinde boğulduğum gözyaşlarını andırıyordu. En sevdiğim kitabevine gittim. Orası benim evimden öteydi. Rafları, bilgeliğin ve sorgulamanın sütunları gibi yükselirdi. Havada eski kâğıt, mürekkep ve ahşap tozu karışımı bir koku asılıydı. Sartre’ın "Duvar"ını elime aldım. Sayfaları çevirdim. Kelimeler, birer karıncaydı sanki, anlamları taşıyamıyordum zihnimde dağılıp gidiyorlardı. Felsefe, insan ilk yarayı aldığında ne kadar da zayıf kalıyordu. Düşünce, kalbin somut acısı karşısında nasıl da buğulanıp siliniyordu. Gözlerim, rafların arasındaki derin gölgelere takıldı. O gölgelerde, çocukken sorduğum "Neden?"lerle, şimdi içimi kemiren "Neden ama neden?"in aynı kökene uzandığını gördüm. İnsan, anlam arayan bir varlıktı. Ve anlamın en büyük düşmanı, sebepsizlikti...Sebebi neydi ?
Bir akşam şehrin en yüksek tepesindeki terk edilmiş gözetleme kulesine çıktım. Ayaklarımın altında, ışıkları yanıp sönen bir kent uzanıyordu. Rüzgâr, eski taşlardan geçerken iniltiler çıkarıyordu. Bu manzara, bir zamanlar bana sonsuz olasılıklar gibi görünürdü. Şimdi ise, her ışık, bir yalnızlık hücresi; her sokak, kaybedilmiş bir anıydı. Bir sigara yaktım. Kırmızı ucu, karanlıkta küçük bir yara gibi parlıyordu. Onun gidişi, sadece bir bitiş değildi. Varoluşsal güvenin sarsılışıydı. Çocukken, "Neden?" sorusuna verilen her cevap, dünyanın biraz daha anlaşılır olduğu hissini verirdi. Onun gidişi, bu hissi paramparça etmişti. Dünya, yeniden anlaşılmaz, acımasız bir yere dönüşmüştü. Felsefe, bu anlaşılmazlığın haritasını çıkarmaya çalışan bir çabadan ibaret miydi? Yoksa sadece bir avuntudan mı ibaretti ?
Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehrin kenarındaki eski taş köprüye yürüdüm. Nehir, ay ışığında karanlık bir mürekkep gibi akıyordu aşağıda. Köprünün demir korkuluğuna yaslandım. Soğuk metal, avuç içlerime işliyordu. Çocukluğumdan beri taşıdığım o büyük "Neden?" şimdi bir ağırlık gibi omuzlarıma çökmüştü. Felsefe, onu hafifletmek yerine daha da ağırlaştırmıştı belki de. İlk terk ediliş, bana şunu öğretmişti: Bazı "Neden"lerin cevabı yoktu. Bazı acılar, anlamın kendisini sorgulatırdı. Belki de gerçek felsefe, bu cevapsızlığın ortasında, anlamsızlık deniziydi, yine de sormaya devam etmenin cesaretiydi. Belki de aşk acısı, sorgulamanın en saf, en insani biçimiydi.
Sabahın ilk ışıkları, nehrin yüzeyinde kırılmaya başladığında, köprüden indim. Sokaklar, günün telaşına hazırlanıyordu. Bir fırından taze ekmek kokusu geliyordu. O koku, çocukluğumun güvenli sıcak yuvasını hatırlattı. Annemin ve dedemin "Neden?"lerime sabırla cevap vermeye çalıştığı günleri... İçimde, bir şey kıpırdadı. Belki bir teslimiyet değil, yeni bir başlangıçtı bu. "Neden?" sorusu, asla bitmeyecekti. İlk aşk acısı, beni daha derin kıvrımlara, daha karanlık mağaralara sürükleyecekti belki. Ama o mağaralarda bile, el yordamıyla ilerlerken, yeni sorular, yeni arayışlar doğacaktı. Çünkü insanın özü buydu. Cevapsız kalsa bile, sormaktan vazgeçmeyen bir varlıktı insan. Ayak seslerim sabahın sessizliğinde yankılanırken, zihnim çocukluğumun saf "Neden?"i ile şimdinin yaralı "Neden ama neden?"inin buluştuğu o gizemli kavşakta dolanıp duruyordu. Ve bu kavşak benim bir ömür sürecek arayşımın ilk dönemeciydi sebebini asla bilemediğim yaşamın.
Belki de anneler haklıydı ; Kitaplar insanı yalnızlaştırıyordu ...
Kim bilir ?
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (2)