0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
330
Okunma
Kamil’in ayağı gibiydi, hayatı da aksıyordu... Tek başına, kırık ama inatla yere basan.
Annesi, o daha bebekken gözlerini yumdu.
Babası ise bir kış sabahı kapıyı çekip gitti, geri dönmedi.
Geride sadece küçük bir çocuk ve onu büyütmeye çalışan bir kız kaldı: Zeynep.
Zeynep çocuktu.
Ama kardeşinin gözyaşlarını silerken anneliğe evrildi.
Tarlada çalıştı, hamur yoğurdu, komşu dilini susturdu.
Kamil’e hem abla, hem ana, hem de yarım kalan bir sevgi oldu.
Kamil küçükken düştü, ayağını sakatladı.
Ama Zeynep onun başını göğsüne alıp şöyle dedi:
> “Ayağın aksasın, ama gülüşün eksik kalmasın.”
O gülüş, yıllar geçtikçe daha az görünür oldu.
Çünkü Zeynep’in kalbi, bir inşaat işçisine ısınmıştı.
Yusuf…
Köyün yabancısıydı.
Elinde çimento, sırtında ter, gözlerinde umut.
Ama köy, yabancıya sevda tanımazdı.
---
Zeynep ile Yusuf’un bağı dillere düştü.
Kamil 16 yaşındaydı.
Köyün yaşlısı bir gün omzuna dokunup şöyle dedi:
> “Erkek olmuşsun.
Töre, sözün değil silahın konuştuğu yerdir.”
O an Kamil’in yüreği ikiye bölündü.
Bir yanı koşmak istedi Zeynep’e,
diğer yanı sustu, utandı.
Zeynep ise o gece kardeşinin yastığına uzandı.
Yüzünü görmeden fısıldadı:
> “Kalbin büyüsün, ama içindeki çocuk ölmesin.
Ben sana hep anneydim, beni töreye kurban etme.”
Sabah olduğunda Kamil gitmişti.
Sessizce, iz bırakmadan.
Kaçtığı şey Zeynep değil, kendisiydi.
---
İstanbul Kamil’e kucak açmadı.
Topallığı burada daha çok fark ediliyordu.
Ama kimse içini görmezdi.
Bir inşaatta iş buldu.
Demir taşıdı, harç karıştırdı.
Yorgunluk omzuna, yalnızlık kalbine çöktü.
Bir gün ayağı burkuldu.
Yere yığıldı.
Biri koştu, elini tuttu.
Ayağını sardı, su getirdi.
Yüzüne baktı.
Tanımadı…
Ama Kamil tanıdı.
Yusuf’tu.
Zeynep’in sevdiği adam.
İstanbul’un kalabalığında kader yine
bu iki adamı aynı iskelede buluşturmuştu.
Yusuf bir çay ısmarladı.
> “Kardeşin var mı?” dedi.
Kamil gözlerini kaçırdı.
Bir yutkunma gibi kısıldı sesi:
> “Vardı…
Ama ben büyüdükçe o benden eksildi.”
Yusuf bir şey demedi.
Ama o çay, Kamil’in içtiği en soğuk, en ağır bardaktı.
Gece olduğunda, sessiz bir sokakta Yusuf’un karşısına çıktı.
İçinde töre, elinde tabanca vardı.
Bir anda boşluğa bir ses düştü.
Ve Yusuf yere…
Kamil tutuklandı.
Duruşmalarda tek kelime etmedi.
Gözyaşı dökmedi.
Yıllar geçti.
Hapiste mektup almadı hiç.
Zehra sustu.
Kamil sustu.
Vicdan sustu.
Bir gün gelen zarf hayatını delip geçti.
İçinde sadece şu yazılıydı:
> “Zehra öldü.
Mezarına taş koymadılar.
Vasiyeti: ‘Mezarıma adını yazın.’ ”
Tahliye olunca köye gitti.
Ama Zehra’nın mezarı yoktu.
Bir yaşlı mezarcı fısıldadı:
> “Köy affetmedi onu. Ama ben ettim.
Göl kenarındaki ceviz ağacının altına gömdüm.
Kamil gitti.
Mezarın başına diz çöktü.
Cebinden eski bir tahta kutu çıkardı.
İçinde bir bez mendil, çocukken çizdiği bir resim ve Zehra’nın yıllar önce yazıp göndermeye korktuğu son mektup vardı.
Zarfın üstünde:
> "Oğlum gibi sevdim seni."
Titreyen elleriyle açtı.
Okumaya başladı:
> “Ben seni hep gülerek büyüttüm,
Kendimi susarak.
Ben sustukça sen büyüdün,
Sen büyüdükçe ben öldüm.
Kardeşim...
Beni değil, içindeki sevgiyi vurduğun gün, zaten bitmiştik.
Ama bil:
Ben seni annem gibi sevdim.”
Kamil başını toprağa koydu.
Fısıldadı:
> “Anne...
Yüzünü hiç bilmedim.
Sesini hiç duymadım.
Ama seni Zehra’da gördüm.
Şimdi o da yok.
Bu dünyada adımı bilen son kişi toprağın altında.”
Sabaha karşı mezarcı geldiğinde onu hareketsiz buldu.
Başını mezara yaslamıştı.
Gözleri açıktı ama ruhu çoktan gitmişti.
Yanında bir kâğıt vardı.
Üzerinde titrek harflerle yazıyordu:
> “Ablam, sen gül, ben topal kalırım.”
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.