Sevmek acı çekmektir, sevmemekse ölmek.. ARİSTOTELES
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

ÖLÜM BANA AYRILIK ONA ZULÜM

ÖLÜM BANA AYRILIK ONA ZULÜM


Güneş çoktan batmıştı. Yoğun olmayan bir günün yorgunluğu vardı üzerinde İbrahim Bey’in. Gözleri çökmüş, uykusu da gelmişti. Çalıştığı dükkânın kapılarını kapatıp evinin yolunu tutma vaktinin geldiğini gösteriyordu ona bu hâller. Eşyalarını toparladıktan sonra kapıları kilitleyip gitti. İçinde bir endişe vardı. Birden aklına geçen gün komşu dükkândaki arkadaşı Mustafa Ağa’yla çay muhabbetinde ağzından çıkan şu sözler gelmişti.

“Ölüm bana ayrılık, ona zulüm...”

Çay içerken çay boğazını almıştı da Mustafa Ağa ve çevresindekilerin çabalarıyla kendine gelebilmişti. Bütün bu karanlık düşüncelerden sonra evine gelmişti. O kadar yorgundu ki sürekli eve gidince okumak için niyetlendiği ama bir türlü fırsat bulamadığı Kur’an-ı Kerim’i ve başlamak istediği ama bir iki vakitten ötesini kılamadığı namazını yine her zamanki gibi erteleyerek ev halkına sadece soğuk bir selam verdikten sonra uyumak için yatağına başını koydu.

Her yer duman... İtfaiye ekiplerinden yapılan gayretli çalışmalar sonunda yanan evi söndürmeyi başarmışlardı. Ama İbrahim Bey uykuya yenik düşmüştü, artık...
***
– Mustafa Ağa, bir gün şu nasırlar sanki beni öldürecek.

– Kardeşim nedir bu senin derdin. Şükürsüzlük etme. Önemli olmayan bir olayı çok büyütüyorsun gözünde. Bırak şu nasırları da hadi cumaya gidelim hazırlan.

– Bugün gelmeyeyim ağabey, daha sonra inşallah. Bir müşterim gelecekti şu saatlerde. Şimdi dükkânı kapatsam ayıp olmaz mı? Söz verip de beklemesem olmaz değil mi?

– Hangi hafta geldin ki bu hafta gelemeyeceğini söylüyorsun. Kaçıncı bahane bu İbrahim. Bir defa mazeret bulmasan olmaz mı? Seni Yaratan’a karşı bir borcun yok mu? Nasıl ki sen şu alacaklıdan üç kuruş alabilmek için bekliyorsun ki borcu kapansın o kişinin diye. Öyle de Allah seni senin hiç iraden olmadan yarattı. Göz, kulak, akıl, kalp, anne, baba... verdi. Peki, karşılık olarak sen ne verdin?

– Çok haklısın, ama dedim ya; bu müşteri önemli, gelemem.

Mustafa Ağa kalbi kırık, yüreği burkuk bir şekilde caminin yolunu tutmuştu. Ezan-ı Muhammedî yankılanmaya başlamıştı bir Cuma vakti şehrin semalarında. Hava öyle çok sıcaktı ki... İbrahim Bey bacak bacak üstüne atmış, savaşta galip gelmiş bir kral edasıyla, gözleri karşısında açık olan televizyona kaymıştı. Bir anda bir haber dikkatini çekmişti. Memleketteki bir kısım askerleri barış gücü harekâtı dâhilinde Kore’ye göndereceklerdi. Askerlerin gitmeden önceki sözlerini duymuştu ve çok meftun olmuştu onlara. Hele bir askerin “Maden ölüm tek bir defa gelecek, o da neden Allah için olmasın!” demesi sırasında gözleri dolu yaş olup boşalmıştı. Birden düşündü ki Mustafa Ağa’ya yalan söylemeyip de cumaya neden gitmemişti. Yetiştiği aile yapısında hiç yabancı değildi böyle şeylere ama gaflete düşmüştü, pişmanlıklar denizinde boğuluyordu. Söz verdi kendine, haftaya gitmek için. Bu kaçıncı sözdü... Beyhude...

Telefon çalıyordu. Arayan hanımıydı. Ona acil yetişmesini, annesinin kalp krizi geçirdiğini ve durumunun çok kötü olduğunu söyledi. Apar topar televizyonu ve dükkânın kapısını bile kapatmadan evinin yolunu tuttu. Komşularındaki at arabasını alıp acil bir şekilde hastaneye yetiştirdiler. Annesi yoğun bakımdaydı. Mustafa Ağa’ya telefon ederek tembihledi dükkânını kapatmasını. O gün akşama kadar hastanenin koridorlarını bir sağa, bir sola kat etmişti. Sonra birden aklına geldi. Hiç olmasa belki iyi olur diye biraz dua edeyim, diye düşündü. Hastanenin mescidine geçti ve bir süre namaz kıldı. Namazın ardından secdeye kapanmış ve gözyaşlarını tutamamıştı. Kendini ikiyüzlü görmekten utanıyordu. Sabah Mustafa Ağa’yla aralarında geçen muhabbet yankılanıyordu kulaklarında. Ama nasıl... Sanki kafasının içinde ona sürekli “münafık İbrahim, münafık İbrahim...” diye bağırıyorlardı. Vicdan azabının en katmerlisini yaşıyordu İbrahim Bey bu mescitte. Başını secdeden kaldırdığında Yasin suresini okumayı düşündü. Çocuğu gönderip evde tozlu raflarda mahzun mahzun bekleyen, bekletilen Kur’an-ı Kerim’i hemen almasını isteyecekti. Mescitten çıktığında eşinin onu aradığını gördü. Kara haberi almıştı artık İbrahim Bey.

Unutmuştu her şeyi İbrahim Efendi. Gün gelir devran döner misali, unutanlar da bir gün unutulurlar. Bir gün Mustafa Ağa’nın kahvehanesinde yine ölüm üzerine konu açılmıştı.

– Ölüm de bir uykudur. Uyudun-uyanamadın olacaksın. Ölüm bir başlangıçtır, son değildir. Firak değil, visaldir. Yeni bir hayatın koynuna girmektir usulca. Sevdiklerine kavuşmaktır ebeden. Bir ‘vuslat gecesi’dir ölüm.

– Ah anacığım. Nereye gittin. Daha dün oğlum kendine iyi bak, Allah’a karşı sorumluluklarını aksatma diyordun. Şimdi nerdesin?

– Merak etme İbrahim, dedi ve Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Sözünü hatırlattı.

– Evet, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı...

***
Mustafa Ağa’nın dilindeydi bu söz son yolculuğunda da. Cenazesinin başında gassallara yardımcı oluyordu bu candan sevdiği komşusu için son vazifesinde. Çok soğuktu İbrahim. Mustafa ona Allah’tan af u mağfiret diledi hep dualarında. Tabuta güzelce sardı arkadaşını. Ve o sürekli mazeretler öne sürerek kapısından içeri girmekte cimri davrandığı camiye girmişti nihayet. Hem ne gelmişti. Öyle sonlarda da değildi. Safın en önünde yer almıştı hocanın da önünde. Yalnız farkı vardı, o yatıyordu ve üzerinde yeşil bir libas vardı.

Garip gelmişti, garip de gitmişti İbrahim. Bir uyku... Sadece bir uyku... Küçük bir uykuyken büyük uykuya geçmişti ve uyanamamıştı bir daha. Arkasında dul bir kadın, yetim bir çocuk ve ödenmesi gereken borçları kalmıştı.

Baba yadigârı bir tüfeğini de ailesi depoya atmıştı artık. İbrahim adına ne varsa, silmek için bırakmamışlardı bir iz ondan. Giysilerini de dağıttılar fukaraya.

Unutulmuştu İbrahim Bey, unutturulmuştu İbrahim... Bir zamanlar onun annesine yaptığı gibi aynen. Onu tek hatırlayan vefalı dostu, komşusu Mustafa Ağa’ydı. Onun ölüm hakkındaki söylediği “Ölüm bana ayrılık, ona zulüm...”sözünü güzel bir yazıyla yazdırıp çerçevelettikten sonra kahvesinin, iş yerinin, en güzel köşesine asmıştı. Ondan bir hatıra, tek hatıra...


İlhan KAPLAN





Etiketler:


greenstone özlem  | özlem yalçın
11 Aralık 2010 Cumartesi 21:13:46


tüyler ürperten bir yazı kaleme almışsınız...

greenstone özlem tarafından 12/11/2010 9:14:01 PM zamanında düzenlenmiştir.


    [ Cevap yaz ]    




ÖLÜM BANA AYRILIK ONA ZULÜM başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
11.12.2010 13:12:20
Toplam 1 yorum yapıldı
799 çoğul gösterim
774 tekil gösterim