Büyük şiir düşüncelerimizi doyurmaz, allak bullak eder. MONTAIGNE
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

Divan Şiiri (… - 1928)

Divan Şiiri (… - 1928)

Divan Şiiri; başlangıcı o zamanki “batı” olan Acem İlleri ve Mezopotamya kavimleri ile olan savaş/ticaret ilişkilerinin dinî ve kültürel ürünleri olarak ortaya çıkan, Cumhuriyetin İlânı ve Dil Devrimi ile yaşanan dilden uzaklaşan bir tür olarak değerlendirilebilir.

Divan Şiiri; öncelikle zamâne şiiri olmak durumunda kalmıştır. Çünkü özellikle, Cumhuriyetin İlânı ve Dil Devrimi; Divan Edebiyatı’nın dilini, yaşayan dil olmaktan çıkarmıştır. Sadece “saray edebiyatı” olarak kalmış olan ve zaten halka inememiş bir türün, yine o eğitimi alabilen elit kesimlerin edebiyatı olarak kalması da çok doğal görünmelidir.

Divan Şiirin, yaşatmak mı? Belki de tek şartla bu mümkün olabilir; aynen yitip gitmesi istenmeyen el zanaatları gibi, körelmemesi istenen bir kültür mozaiği gibi. Ancak, halkın sorunlarına inemeyen bir dilin, halen körelmekle meşgûl bir karma dilin; hangi amaçla yaşatılmaya çalışıldığının mantığına inmek bir yana, güncelin toplumunu aydınlatacak o kadar çok malzeme ve sözcüğümüz var ki, ulus dilinin zenginliği yerine, sadece ses ahengine dayanan soyutlanmış yahut köhnemiş bir türün halka sevdirilmesi de, mümkün değildir.

Zaten, doğu dilleri veya farklı harf geometrisi nedeniyle özel eğitimler gerektiren bir tür için, edebiyat yapılması olmayacak bir iştir, eski dildeki yaşamayan yani giderek üremeyen, iletişmeyen dağarcığın sabit kalıpları içinde farklı kombinasyonlar türetmekle geçirilen zamana benzeyecektir bu durum.

Neden ulus dili? Çünkü ulus, yaşamak için birlik olmak, aynı dili kullanmak durumundadır. Karma dilin kullanıldığı imparatorluk günleri çok gerilerde kalmıştır ve farklı kavimler için ortak dil gerekmemektedir, ortak iletişmek, edebiyat yapmak ta. Bu arada, Dil / harf devriminin gerekçelerini de saymak gerekir, tümü de bazı gereklerden ortaya çıkmış olan değişimlerdir; keyfî değillerdir.

Neden Atillâ İlhan ve onun görüşleri? Gerçekten, yaşam öyküsünde belirttiği üzere, aldığı eğitim, aile çevresi bu türe uygun gelişmiştir, ondan kopamamış, ayrılmak yerine, kendisi de üretmiştir, hattâ üretilebileceğini kanıtlama çabasında olmuştur. Belki de tam tersine “Edebiyatı kaynaklarından yararlanarak, bunlardan çağdaş bir içerik”, bileşim üreterek ulus şiirini kurma çabasında olmuştur. Dolayısıyla Atillâ İlhan; bir divancı olarak yorumlanamaz.
‘(“Bir gelecek ki geçmişimizden çağdaş ve Türk”) yaklaşımı içerisinde yeni bir anlayışla ve yeni bir beğeni ile halkımızla buluşturmak mümkün olabilecektir.’ Görüşü de; yeni bir beğeni getirme çabasını yansıtıyor. Aslında bu çok güç, yahut olanaksızdır; çünkü yaşamayan bir dilin bugünkü meselelere intibâkı zordur, geçmişin şiirlerinin, deyişlerinin belki yeni bir harmanı olarak sürecektir. Ses ahengini, Türkçe yerine, karma dilde aramak ne kadar getirili ise, yeni bir beğeniyi de aramak böyle olmalıdır. Ancak bu görüşü, sentez kuramına yakınsak davranan İlhan’ın bakışıyla daha doğru yorumlamak gerekirse; yeni beğeniyi oluşturmanın, neredeyse eski dilin sanatsal bir çevirisini üretip, yeni dile uyarlamak, ulusun kültürel birikimlerini, ses ahengi araçları ile birleştirmek, yani, geçmişin dil ustalıklarını, ulusun dil sanatını zenginleştirmek için kullanmıştır. Bu bağlamda, dünyadaki her sanatın, her buluşun, insanî değerler olarak dikkate alınması ve ortak kullanımı çok doğaldır, zaten ortak mirastır.

Hâlen niçin müfredattadır bu tür? Belki de yitip gitmesi istenmeyen el zanaatları gibi, körelmemesi istenen bir kültür mozaiği gibi, edebiyat tarihi açısından değerlendirilmelidir artık, gençlerin dimağında güncelin sorunlarına, sanat yoluyla çözümler aramayı; eski dilde sürdürme çabası yanlıştır. Sadece tarih olarak okutulmalı, kısa geçilmelidir; güncel şairlerin yaklaşımları; yeni akımlar değil; “Türk Şiiri” olarak sunulmalıdır. Ödül almış, ciddî dergilerde yayınlanmış şiir yazarları, şair olarak kabul görmelidir.



Dipnot: (Alıntı)

Divan edebiyatı

Divan edebiyatı, Klasik Türk şiiri veya hangi isimle adlandırırsak adlandıralım önce de ifade ettiğimiz gibi bu edebiyat, ortak İslam medeniyetinin çeşitli yönlerini estetik açıdan bünyesinde toplayan bir sanat geleneğidir…
… Zira geleneği devam ettirmek için eskiyi, zamana ve zihniyete bağlı fazlalıklardan arındırmak ve en makul şekliyle yaşadığımız zamana aktarmak gerekir. Bir başka deyişle geleneği kendi çizgisinde yenilemek, bir yönüyle eskinin devamı, bir yönüyle de ondan tamamen farklı bir kültür oluşturmaya bağlıdır…

Atillâ İlhan

Şiirlerinde Divan şiirinin biçim özelliklerin¬den, imgelerinden de yararlanır. Canlı konuşma diline, argoya, halk deyimle¬rine geniş ölçüde yer vermiştir. En büyük tepkisi de Garipçiler’edir. … Bileşimlerden en önemlisi ve belki de temelde olanı "ulusal bile¬şim" olsa gerek. Attilâ İlhan ulusal bileşimi, Halk ve Divan Edebiyatı kaynaklarından yararlanarak bunlardan çağdaş bir içerik üretmek olarak tanımlıyor. "Amacım diyalektik bir bakış açısıyla geçmiş edebiyat kaynak¬larını eleştirel bir gözle ele almak, içeriklerini irdelemek, sanat tekniğine ilişkin özelliklerinden yararlanmak, böylelikle çağdaş içeriğin daha yaygın etkili olmasını sağlamaktır," diyor bir yazısında…
… Şairin dönemine uygun bir şekilde kendini görevli, bir misyona sahip his¬settiği, asıl görevinin şiir yazmak kadar, belki de ondan önce dünyayı özellikle Türkiye’yi değiştirmek oldu¬ğunu unutmamak gerekiyor. Bence, Divan Edebiyatı’na yönelmesi ve ondan da yararlanmak gerektiğini düşünmesi, Osmanlı’yı araştırmaya, ta¬rihini sorgulamaya başladığı döneme denk düşer. Attilâ İlhan’ın en önemli özelliği olan kuşkuculuğu, varolanla yetinemeyip hep ötesini aramasıdır bunun nedeni. Resmî tarihi de, top¬lumcu düşüncenin tarihini de incele¬miş, tartışmıştır ve şimdi ötesine geçmek istemektedir. Bu yaklaşımının toplumcu bakış açısı ile çeliştiğini sanmıyorum. Üstelik onun ulusallık anlayışıyla da örtüşür bu. Bu ülkenin tüm değerlerini kendinde yoğurmak, değerlendirmek isteği Divan Edebiyatı’nı bilmeyi, Osmanlı tarihini derin¬lemesine araştırmayı gerektirir. Bu kez, "klasik Türk şiirinin havasını yeni ve toplumsal içerikle bağdaştırarak verme"nin yollarını arıyordu. Ve bu çabanın "yeni ve çağdaş bir Türk şiirinin kurulmasında etkili bir yöntem"i bulmaya çalışmak olduğunu söylüyordu Tutuklunun Günlüğü’nün Meraklısı İçin Notları’nda. Ama ilk dönemler bu tarz şiirlerinde daha çok Osmanlı tarihini sorguladığını da unut¬mamak gerek. Bir yerde biçim bazı şeyleri belirtiyordu...

“Babam Divan tarzında şiir yazardı bunları okurdu, ben büyüdükten sonra o şiirleri bana okutmaya başladı. Bu yüzden çok küçük yaşlarımdan itibaren Divan şiiriyle haşır neşir olmaya başladım. Evin içinde bir Divan şiiri atmosferi vardı. Eğer bir insan aruza hakim olamazsa Tükçe şiirle etkileyici bir mısra yapamaz. Çünkü, aruzla yapılmış olan mısraların inanılmaz bir sağlamlığı vardır. Hatta gençlerle sohbetlerimde onlara, yazdığınız şiirlerde mısralar mısra değil, devrik cümleyle söylüyorsunuz, mısra oluyor. Oysa mısra apayrı bir şeydir. Mısranın ölçüsü çok kolay. Yatay olarak şiiri yazdığınız zaman, eğer metin gibi okuyabiliyorsanız mısra yoktur. Çünkü Yahya Kemal veya Ahmet Haşim’in şiirini yatay yazacak olursanız okuyamazsınız, mümkün değil. Ben aruzla şiir yazmaya başladım on yedi yaşımda, iki sene kadar aruzun nisbeten kolay yönleriyle kendime göre ustalaştım. Bu benim için çok büyük bir destek olmuştur. Tük halk şiirini antolojilerden, kitaplardan okudum. O zamanlar televizyon yok, radyo çok nadir bulunuyor, ki bırakın radyonun bulunmasını elektrik yok. Bu yüzden evde şiiri ben okurdum, çok güzel antolojilerimiz vardı. Bir taraftan halk şiirini bir taraftan Divan şiirini okuyorsun, bir taraftan koşma yazıyorsun, bir taraftan gazel yazmayı deniyorsun. Bütün bunların, serbest vezinle mısra yazmamda yararı olmuştur. O sesi kullanmana imkan veriyor. Benim 1949 yılında yazılmış şiirlerim vardır, onlarda da aruzu hissedersiniz, onlarda da hem Osmanlıca’yı hem aruzu kullanırım. Niye diye soracak olursanız çünkü, ben onlarla çok haşır neşir oldum. Ama sonra aynı şeyi Nâzım’ın yaptığını görünce çok sevindim, o zaman kendi kendime doğru yolda olduğumu anladım. Halbuki o sıralarda bizim toplumumuzda şiir ne yazık ki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının resmi kötü politikasına dahil olmuştu, Halk şiirini geçerli sayıp, Divan şiirini reddediyordu. Hâlbuki Marksist olarak bakarsanız böyle bir şey mümkün değil, şundan dolayı mümkün değil, çünkü Divan şiiri de Halk şiiri de aynı altyapının şiirleridir. Kaldı ki bizim halk şairlerimizin bir kısmının Divanları, Divan şairlerinin bir kısmının ise hece ile şiirleri vardır, yani kesin bir ayrım yoktur. Hatta Tekke şiirinden bile yararlanılabilir ki ben yararlanmışımdır. Özellikle Kaygusuz Abdal beni çok etkilemiştir. Onun üzerinde çok durmuşumdur. Kaygusuz Abdal’ın kafiyesiz şiirleri vardır. Tüm bunların birleşiminden ortaya bir şeyler çıktı, ama Attilâ İlhan şiiri tek sesli bir şey değildir, bu benim şiirimin seslerinden sadece biridir.”


Yazı Devriminin Gerekçeleri

Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçe’nin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı. Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870’lerden itibaren Türkçe’nin standart bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi.
Latin Harflerini Benimseme Gerekçeleri
1. Batı kültürüne duyulan hayranlık veya Avrupa’nın üstünlüğüne olan inanç, Latin alfabesinin kazandığı prestijin temeliydi. 1850-60’lardan itibaren Türk aydın sınıfının tümü Fransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fransızca kullanacak kadar bu dili benimsiyordu. Telgrafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçenin Latin alfabesiyle ve Fransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda çoğu zaman bu yazı kullanılıyordu.
2. İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyetten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki’ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazandı. Arap yazısı İslam kültürünün ayrılmaz bir parçası sayıldığı için, bu yazının terkedilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi özbenliğini ortaya çıkarması anlamına gelecekti.
3. 19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul ve Anadolu’da Rum ve Ermeni harfleriyle basılan gazete ve kitaplar önemli bir sayı tutmaya başlamıştı. Bu yayınların kazandığı popülerlik, Türkçe’nin Arap yazısından başka yazıyla da yazılabileceği düşüncesinin benimsenmesine yardımcı oldu. 1908-1911’de Latin temelli Arnavut Alfabesi’nin kabulü ve 1922’de Azerbaycan’ın Latin alfabesini kabulü Türkiye’de büyük yankı uyandırdı.

Atatürk ve Harf Reformu
Mustafa Kemal de bu konuyla 1905-1907 tarihleri arasında Suriye’deyken ilgilenmeye başladı. 1922 yılında Atatürk Halide Edip Adıvar’la yine bu konu hakkında konuşmuş ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söylemişti.
Eylül 1922’de Hüseyin Cahit’in İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda Atatürk’e sorduğu "neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?" sorusuna, Atatürk "henüz zamanı değil" yanıtını vermişti. 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nde de aynı yolda bir öneri sunulmuş, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından "İslam’ın bütünlüğüne zarar vereceği" gerekçesiyle reddedilmişti. Ancak tartışma basında geniş yer bulmuştu. 28 Mayıs 1928’de TBMM, 1 Haziran’dan itibaren resmi daire ve kuruluşlarda uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yasaya önemli bir tepki gelmedi. Yaklaşık olarak bu yasayla aynı zamanda da harf reformu için bir komisyon kuruldu. Komisyonun tartıştığı konulardan biri eski yazıdaki kaf ve kef harflerinin yeni Türkçe alfabede q ve k harfleriyle karşılanması önerisiydi. Ancak bu öneri Atatürk tarafından reddedildi ve q harfi alfabeden çıkartıldı. Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre Atatürk "bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz" diyerek zaman kaybedilmemesini istedi. [10] Alfabe tamamlandıktan sonra 9 Ağustos 1928’de Atatürk alfabeyi Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane’deki galasına katılanlara tanıttı. 11 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos’ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Ağustos ve Eylül aylarında da Atatürk farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıttı. Bu sürecin sonunda komisyonun önerilerinde, kimi ekleri ana sözcüğe birleştirme amaçlı kullanılan tirenin atılması ve şapka işaretinin eklenmesi gibi düzeltmeler yapıldı. 8-25 Ekim tarihleri arasında resmi görevlilerin hepsi yeni harfleri kullanımla ilgili bir sınavdan geçirildi. Sevan Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet isimli kitabında Harf Devrimi üzerine düşüncelerini istatistikî olarak anlatılmıştır.





Etiketler:




Divan Şiiri (… - 1928) başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





Divan Şiiri (… - 1928) başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
29.09.2010 11:09:56
Toplam 0 yorum yapıldı
320 çoğul gösterim
319 tekil gösterim