Aşklar, ovaları kaplamış olan muazzam ordulara benzer... Daha dün, bütün ihtişamı ile orada iken, bugün ararız, yerinde yeller eser. MONTHERLANT
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

SANDIKÇI ŞÜKRÜ



Holdoz halkı, şamatalı bir güne daha başlamıştı. Düğün mevsimi geldiğinden, köyde her hafta bir düğün yapılıyordu. Holdoz’da yine düğün vardı. Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Büyük bir ziyafet veriliyor, tepsiler oradan oraya taşınıyordu.
Köyün orta yaşlılarından Şükrü, kalabalığı sevmediği için düğüne gitmemiş, kardeşini göndermişti. Kendisi ise dükkânda oturuyor, kafa dinliyordu.
Pencereden, dükkâna doğru koşan bir çocuk görerek dışarı çıktı. Çocuk, geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Şükrü, sakinleşmesi için bir süre bekledi. Çocuğun nefesleri düzene girince:
- Kan ter içinde kalmışsın velet. Anlat hele. Ne oldu ki? diye sordu.
Çocuk, korku dolu gözlerini Şükrü’ye dikerek:
- Kardeşin… Bıçakladılar onu! Karnından işte… Koş Ağabey!
Şükrü’nün aklı başından gitmişti. Bir süre ayaküstü sendeledikten sonra kendine geldi. Ayaklarını tekrar hissettiği an, olay mahalline doğru koşuyordu.
Düğün yerine vardığında kardeşini kanlar içinde buldu. Bir süre, karşısında duran cansız bedeni seyretti. Eğilerek başını okşadı. Gözleri doldu; ama bir damla bile taşmasına izin vermeden doğruldu.
- Kim yaptı bunu? Nasıl kıyabildi! diye haykırdı sadece.
Gözler, Abdi Ağa’nın evini işaret ediyordu. Abdi Ağa, olaydan hemen sonra evine çekilmişti. Şükrü bir anda o evin önünde buldu kendini. Buraya nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu. Dış kapıda korumalar karşıladı onu. Kısa bir kavgaya tutuşmuşlardı. Şükrü’nün beynine kan sıçramıştı bir kere. Ne yaptığını, kime vurduğunu bilmiyordu. Koruma engelini de aşarak eve girdi.
- Abdi Ağa! Çık karşıma! Erkekçe öl Abdi Ağa!
Bir yandan bağırıyor, bir yandan da evi arıyordu. Her yeri dolaşmış; ama bulamamıştı onu. Birden başını çevirdi. Pencereden, Abdi Ağa’nın bahçe duvarını aştığını gördü.
Duvarda asılı duran tüfeği de alarak peşine düştü.
Köy meydanına gelmişlerdi ki Şükrü’nün sesi duyuldu:
- Abdi Ağaaa!
Şükrü tüfeği Abdi Ağa’ya doğrultmuş, bağırıyordu.
- Yüzünü dön Abdi Ağa. Arkadan vurulanlar, kaçarken vurulanlar, kalleştir.
Halk bir yerlere gizlenmiş, ikisini izliyordu. Abdi Ağa sesi duyunca önce durdu. Ardından, yaşından beklenmeyecek bir şekilde koşmaya başladı. Şükrü’nün sesi bir kez daha aksetti meydanda:
- Benden günah gitti Abdi Ağa!
Bunun ardından iki el tüfek sesi duyuldu. Abdi Ağa’nın koca vücudu, kanlar içinde yere serilmişti.
Abdi Ağa’yı tutuklamak için gelen jandarmalar, Şükrü’yü tutuklamış ve karakola götürmüştü. Köylü ise Şükrü’nün kardeşi Kemal’i unutmuş, Abdi Ağa’nın cesedi etrafında toplanmıştı. Kemal’in başında gözyaşı döken, bir nişanlısı kalmıştı.
Şükrü, birkaç hafta sonra arkadaşlarıyla birlikte hapisten kaçtı. Suçsuz, günahsız birini öldürse, bin yıl yatmaya razıydı; ancak Abdi Ağa gibi birini öldürmek… Hele kardeşinin kanlar içindeki hali gözünün önüne gelince, içinde pişmanlıktan eser kalmıyordu.
Arkadaşlarıyla birlikte dağlara sığındı. Bir süre dağlarda dolaştı. Bu arada Holdoz’u kollamayı da ihmal etmiyordu. Birinin haksızlığa uğradığını duysa hemen orada bitiyor, mazlumun malına, canına güvence oluyordu.
Halk içinde bu durumdan şikâyetçi olan yalnız Şükrü’nün karısıydı. Sandıkçı’nın hapse düşmesini fırsat bilen Rüstem, Fadime’yi ayartmak istiyordu. Şükrü de gidince evde bir başına kalan Fadime, Rüstem’den borç erzak istemişti. Rüstem de kadını kendisiyle evlenmeye zorladı. Kabul etmeyince de zorbalığa başladı. Sandıkçı bunu duyar da sineye çeker mi? Jandarmaya rağmen dağdan inerek Rüstem’i vurdu.
Şükrü, Fadime’sinden ayrılmış, tekrar dağlara dönmüştü. Jandarma günlerce iz sürmüş; ancak onu bulamamıştı. Şükrü, yaşadığı yöredeki dağları karış karış biliyordu. Nerede bir mağara, gizlenecek bir yer var, ezberindeydi. Jandarma peşini bırakınca da arkadaşlarıyla birlik olup çete kurdu; ama ne bir mazluma zulmediyor, ne bir fakirin ekmeğine dokunuyordu. Onun tek düşmanı parayla, güçle çetelik yapanlardı. Nerede bir güçlü, zalim görse tepesine çöküyor, nerede de bir güçsüz, aciz görse elini uzatıyordu. Alçak gönüllülüğüyle halkın da desteğini almış, sevgisini kazanmıştı.
Bir gün Holdoz’un zenginlerinden Perilizade’ye haber gönderdi. Haberinde, erzağının bir kısmını fakirlere dağıtmasını istiyor, yoksa onu cezalandıracağını bildiriyordu. Nitekim Perilizade bunu kabul etmedi. Şükrü de erzakları adamlarına toplatarak halka dağıttı.
Artık kimin başı sıkışsa, kim bir haksızlığa uğrasa Sandıkçı Şükrü’ye geliyordu. Gelen, en aciz, yoksul biri dahi olsa paşalar gibi ağırlanıyor, korunuyordu. Halk da karşılığını vermek istiyor, onu devamlı evine, ocağına davet ediyordu.
Urusba köylüleri, aralarında üç kişi seçerek Sandıkçı’ya gönderdiler.Şükrü, elleri hediye, erzak dolu gelen köylüleri bu kez kıramadı ve hep birlikte köye indiler. Sandıkçı’nın nazı kibrinden değil, yiğitlindendi. Yaptığı yardımları karşılık beklemeden yapıyor, davet edilince de mahcup oluyordu.
Köylüler, Sandıkçı’yı kahveye alarak çevresine oturdular. Kadınlar, çocuklar dahi namını duydukları yiğidi görebilmek için kahvenin pencereleriyle bütünleşmişlerdi. Şükrü, kahvecinin ikram ettiği çayı yudumlarken kuru bir teşekkür etti. Herkes uzun bir nutuk çekmesini bekliyor, Sandıkçı sadece susuyordu. Kalabalığa girince sıkılır, dikkat çekmeyi sevmezdi.
Köyün zenginlerinden biri, Şükrü’nün Urusba’da olduğunu duymuş, hemen jandarmaya haber salmıştı. Kısa süre sonra jandarma köye geldi ve kahvenin etrafını sardı. Kahvede sıcak çaylar yudumlanıp dertler anlatılırken, dışarıdan bir ses duyuldu:
- Sandıkçı! Etrafın sarıldı. Teslim ol, kan çıkmasın!
Şükrü silahına davranarak karşılık verdi:
- Kan dökülmesini istemiyorsanız, buradan gidin!
Zaptiyelerin başı Abbas Çavuş da bunu kabul etmeyince, kıran kırana bir çatışma başladı. Şükrü, adamlarına askere isabet ettirmemelerini söylüyor, kan dökmeden buradan çıkmak istiyordu. Yakalanmak, asılmak umrunda değildi; ama o hapse düşünce halk, Fadime yine kolsuz, kanatsız kalacaktı. Köylünün dışarı çıkarılmasını istemiş; ama kimse adımını atmamıştı.
- Vuracaklarsa bizi de vursunlar. Senin yanında ölmek şereftir Sandıkçı! diye destek oluyorlardı. Şükrü, pencere camını kırarak dışarı atladı. Başka çaresi kalmayınca birkaç zaptiyeyi yaralayarak kahveden uzaklaştı. Geride kalan dört arkadaşıyla birlikte dağlara doğru at sürdü.
Sandıkçı, karısından çok gördüğü dağlara sığınmıştı bir kez daha. Artık oralarda kalamayacağını anlamış, Of’a kadar gelmişti. Karısından, toprağından kopup gelmişti buralara; ama halk sevgisini, desteğini yine esirgememiş; bir an olsun yabancılık çektirmemişti. Öyle ki, Şükrü’yü kendisine rakip gören, otoritesini sarsacağını düşünen Trabzon valisi Kadir Paşa beş yüz süvariyi Sandıkçı’nın üzerine yolladı. Süvariler, Şükrü’yü önceden tanıyan kolcu kayıklarının başı Varilcioğlu Sadık’ı da yanlarına alarak Of’a kadar ilerledi.
Sandıkçı, Of’un Şanlı mezrasında yaşlı bir kadının derdini dinlerken ihbar edildi. Evin çevresi atlılarca sarıldı. Yanında ne adamları, ne de silahı vardı.Yine de teslim olmayı kendine yediremiyordu. Kadının getirdiği paslanmış silahı aldı. Pencereden göstererek gözdağı vermek istiyordu. O sırada Varilcioğlu’nun sesi duyuldu:
- Sandıkçı Şükrü! Gel, teslim ol. Öldürülmeyeceksin. Ben Varilcioğlu, söz veriyorum!
Şükrü, bu sesi hemen tanıdı. Varilcioğlu’nu birkaç serserinin elinden kurtarmıştı zamanında. Şimdi yapacağı hiçbir şey yoktu. Zaten ne direnecek gücü, ne de yanında biri kalmıştı artık. Varilcioğlu’nun sözünü de hesaba katarak elleri havada dışarı çıktı. Sandıkçı’nın teslim olduğunu gören komutan, şaşırarak hemen emir verdi:
- Tutuklayın!

Süvariler arkada, Sandıkçı önde yola düştüler. Köyün çıkışına geldiklerinde göğü delen bir silah sesi duyuldu. Ardından bir daha… Namludan çıkan iki kurşun, Sandıkçı’nın sırtına saplanmıştı. Silahın sahibi Varilcioğlu’ydu. Kendini ölümden kurtaran yiğidi, para karşılığı vurmuştu!
Sandıkçı, iki mermiye rağmen ayakta kalmaya çalışıyordu. Sonunda takati kalmadı ve yüzü toprağa yapıştı. O da Abdi Ağa gibi arkadan vurulmuştu; ama kalleşçe değil, mertçe! Abdi Ağa ve onun gibiler, halkın gözünde yaşayan birer ölüydüler. Sandıkçı’nın ise zorda kalınca sığındığı tek söz vardı: “Yaşayarak ölmektense, ölerek yaşamak evladır!”
O topraklar, Sandıkçı’nın sözünü hiç unutmadı. Şükrü öldü; ama adı yaşatıldı. Yöre halkı, çocuklarını Sandıkçı Şükrü hikayeleriyle büyüttü. Adına nice türküler yazıldı. Bu türkülerden biri şöyle bitiyordu:

“Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beş yüz atlıyla kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!”


Lütfi KARABIYIK









Etiketler:


31 Temmuz 2010 Cumartesi 13:39:12


İyilik yap denize at demiş büyüklerimiz.
Kimki iyilik eder kötülük bulur
Kaypakça yaşamayı mertlik zannedenlerin dünyası ne vahimdir

Kutlarım yüreğinizi.
Hayat bir bakmışsınız hiç ummadığın yerlerden nerelere getirip hangi şekilde son noktayı koyuyor

Saygımla.
10 Puan


    [ Cevap yaz ]    




SANDIKÇI ŞÜKRÜ başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
30.07.2010 23:42:29
Toplam 1 yorum yapıldı
2345 çoğul gösterim
2153 tekil gösterim