İnsanlar başaklara benzerler.İçleri boşken başları havadadır,doldukca eğilirler. Montaigne
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

AĞLAYAN PINAR

AĞLAYAN PINAR

Bir pazar sabahına uyanmıştık. Tan yerinin ağarmasıyla kurt, kuş bütün canlılar yeni güne hazırlanıyordu. Yaşlı çınar ağacı alabildiğine uzanan kollarını esen rüzgarın yardımıyla bir sağa bir sola ırgaladı. Günün ilk ışıklarıyla yerin metrelerce derinliğine saldığı köklerini uyandırdı. Kökleri vasıtasıyla yerden su aldı. Suya karışmış mineralleri güneş ışığının yardımıyla besine dönüştürecek, yeni filizler verip yeni yapraklar açacaktı. Etrafına şöyle bir bakındı. Kendisinden küçük kimi çocuğu, kimi torunu, kimi de torunun torunu yaşındaki çeşit çeşit ağaçlara gülümseyerek baktı. Topraktan yeni çıkmış olan fidanların, kalın kollarından uzanan ince filizlerle başlarını okşadı. Sanki yeni gün için onlara günaydın çocuklar diyordu.
Güneş iyice yükselmişti. Öğle vakti yakındı. Çınar ağacının önünden geçip ormanın derinliklerine ulaşan yolu tozutarak bir otomobil geldi. Çınar ağacının yamaca bakan dallarının gölgesinde durdu. Otomobilden dört çocuklu bir aile indi. Kilimlerini çıkarıp yere serdiler. Üzerine minderler attılar. Baba ve anne oturup dinlenirken erkek çocuklar ellerine bir top alıp aşağıdaki ağaçların altındaki çimlere gittiler. Top oynamaya koyuldular. İki kız çocuğu ise bir ip alıp yaşlı çınar ağacının altında ip atlamaya başladılar. Çınar ağacı gelenleri birer birer süzdükten sonra kendi kendine; “Meyveli ağaç gibi ne güzel aile, şu çocuklara bak, dallarıma yuva yapan kuşların yavrularına benziyorlar” dedi. Çınar ağacı çocukların oyunlarını seyre dalmıştı. Birden otomobilin bagajından mangal ve kömürü çıkardıklarını gördü. İçi bir hoş oldu. En nefret ettiği şeylerden birisi dallarının altında ateş yakılıp, gövdesinin dumana bulanmasıydı. Ateşten oldu olası çok korkardı. Dumansa nefes almasını engelliyordu.
Mangalı çınar ağacının köküne yakın bir yere koydular. Etraftan çalı çırpı topladılar. Çalı çırpıyı tutuşturdular, üzerine kömür koydular. Babanın elinde bir yelpaze, yavaş yavaş ateşi yellemeye başlamıştı. Kömür tutuşmaya başladı. Bir yandan da anneleri mangalda pişirip afiyetle yiyecekleri köfteyi hazırlıyordu. Bir ara hafif bir rüzgar esti. Çınar ağacının yüreği ağzına geldi. O biliyordu ki rüzgarın önüne takılacak küçük bir kıvılcım büyük felakete yol açabilirdi. Daha önceleri böyle bir iki olaya şahit olmuş, etrafındaki arkadaşları çınar, çam, ardıç, ve benzeri ağaçları kaybetmişti. Neyse ki rüzgar devam etmedi, hemencecik esip geçti.
Mangaldaki kömür, köfte pişirecek kıvama gelmişti. Annenin hazırladığı köfteleri baba ızgarada pişirmeye başladı. Bu arada anne kocaman bir sürahi ayran yaptı. Domates, biber, marul, reyhan, soğan çıkarıp bir güzel salata yaptı.
Çınar ağacı olanları hiç kaçırmadan seyrediyordu. Bir ara kendi kendine; “Şu insanlar ne kadar keyiflerine düşkünler. İki üç saat çalışıp hazırlarlar sonra beş dakikada yer kalkarlar” dedi. Bunu yüzlerce defa görmüş, şahit olmuş, iyi biliyordu.
Bir ara ip atlayan çocuklardan küçük olanı düştü. Dizini bir kuru dal parçası çizmişti, ağladı. Anne, baba ve diğer kardeşler hemen onun yanına koştular. Kanayan yeri yıkayıp, sildiler ve bir yara bandı yapıştırdılar.
Çocuklar tekrar oyuna dalmışlardı ki annelerinin o şefkat dolu ince sesi duyuldu:
- Çocuklar gelin.
- Buyur anne?
- Gelin.
- Neden?
- Yemek hazır.
Çocuklar erken gelen kapar arkada kalana kalmaz der gibi oyun alanlarından fırlayıp önce anne ve babalarının yanına ulaşmak için yarıştılar. Her zaman olduğu gibi yarışı büyük ağabeyleri kazanmıştı. Küçük kız gitti çınar ağacına yaslandı oturdu.
Annesi:
- Gel kızım.
- Hayır.
- Ne oldu sana.
- Ağabeyim.
- Ne yaptı, ağabeyin?
- Benden önce geldi. Her zaman olduğu gibi ilk ekmek arası köfteyi o alacak.
- Hayır kızım. Ben sana vermeden başkasına köfte ekmek verir miyim?
- Tamam.
Küçük kızı annesi ikna etmişti. Oturduğu yerden kalkıp geldi. Annesi, pişen ilk köfteleri bir parça ekmeğin arasına koyup ona verdi. Onun bu mızmızlanmasını diğer çocuklar gülümseyerek seyretmişlerdi. Çünkü o en küçükleriydi, hep böyle mızmızlanırdı. Bu diğer çocukların hoşuna giderdi. Her zaman
önceliği ona verirlerdi. Biraz şımarmıştı, ama olsun sonuçta küçük kardeşleriydi.
Çınar ağacı: “Küçükler hep böyle olur” dedi. Çınar ağacının mırıldanışını en yakınındaki çam ağacı duymuştu. Söze karıştı:
- Sen bizi hiç böyle nazlamadın.
- Olur mu öyle şey?
- Evet, nazlamadın.
- Sen unutmuş olacaksın. Sizler küçükken ben sizi hep büyüklerden korurdum.
- Nasıl?
- Birisi üzerinize dalını eğecek olsa, dikkat et orada çam fidanı var, ardıç fidanı var derdim.
- Ben seni konuşturmak için öyle söyledim, yoksa bilmez miyim yıllardır ne kadar bizim sıkıntılarımızı giderdiğini.
İki ağaç gülüştüler ve tekrar misafirleri olan aileyi izlemeye koyuldular.
Ormanın misafirleri yemeklerini yemişlerdi. Anne ve baba kömür közünün üstüne koydukları çaydanlıktaki su ile çay demlediler. Çocuklar tekrar oyun oynamaya koyuldular. Anne ve baba yaşlı çınar ağacının gövdesine yaslanmış çaylarını yudumluyorlardı. Baba az ilerdeki pınarı göstererek söze başladı:
- Ne kadar soğuk suyu var.
Anne:
- Evet çok soğuk.
- Elini beş dakika içinde tutsan elin donacak.
- Allahın hikmeti işte.
- Dağın başında bu pınar olmasa kurt, kuş nereden su içer?
- Kurt kuş bizden şanslı. Hem buz gibi hem de tertemiz su.
- Evet bizim şehirde içtiğimiz su hem ılık hem de ilaçlı.
- Kocacığım bidon getirmiş miydin?
- Buraya gelirim de bidon getirmez miyim.
- Giderken doldurmayı unutmayalım.
- Tamam.
Bir müddet sustular etrafı seyre dalmışlardı. Adam:
- Karıcığım etraftaki ağaçlara bakıyorum da yeni çıkan fidanlar hariç en küçüğü her halde yüz yaşın üstünde.
- Doğru söylüyorsun da, şu yaslandığımız ağaca ne dersin. Kim bilir kaç yaşında. Belki beş yüz, belki de bin var.
- Fatih İstanbul’a geçerken burada askerleriyle birlikte konakladığı, bu ağaca övgüler yağdırdığı, şu pınardan dolayı da hay maşallah buz gibi zemzem akıyor dediği halk arasında söylenir. Eğer doğruysa sen hesap et bu ağacın yaşını.
- Baksana bu çınarın her kolu diğer ağaçların gövdesi kadar kalın.
- Her kolu çevredeki ağaçlarla yaşıtsa binyıllık var demektir.
- Haklısın.
- Etraftaki çınar ağaçları beklide bunun yavruları ve torunlarıdır.
- Burada bu ağacın yedinci kuşaktan torunu bile vardır.
İkisi de gülüştüler.
Vakit geçmişti. Güneş iyice eğilmiş, dağların arkasında kaybolması yakındı. Hepsi hepsi batıdaki ulu dağın doruğunun arkasına geçmeye iki mızrak boyuna kalmıştı. Çınar ağacının misafirleri toparlanıp gitmeye hazırlanıyorlardı. Bu sefer de iki oğlan kavgaya tutuştular. Büyük olan topu ayaklarına almış bir süre küçük kardeşi topa vuramayınca kızmış, eline geçirdiği bir çubukla ağabeyini kovalamaya başlamıştı. Ağabey kaçıp annesinin arkasına saklandı. Anne:
- Dur oğlum,ne oldu?
- Bana topu vermiyor.
- Doğru değil anne, top benim ayaklarımda, çalım atıyorum benden alamıyor buna bozuluyor
- Oğlum sen büyüksün
- O na çalım atmayı öğretiyorum.
- Arada bir de o vursun.
- Tamam tamam, al top senin olsun.
- Ver topu.
Topu küçük kardeş alınca kavga bitti.
Anne ve baba yeniden eşyaları toparlamaya başladılar. Oturmak için getirdikleri minderleri, yaygı olarak kullandıkları kilimi toparlayıp arabanın bagajına koydular. Kirlenen kapkacağı pınarın buz gibi suyunda yıkadılar. Çayın tortusunu bir ağacın dibine boşalttılar. Etrafa yayılan poşet ve kağıt parçalarını toplayıp yanlarına alıp, giderken ilk rastladıkları çöp bidonuna atacaklardı. Çocuklar da oyuncaklarını, iplerini, topu ve diğer oyuncaklarını toparlayıp, arabaya koydular. Sıra mangalın külünün boşaltılmasına gelmişti. Baba mangalı aldı ilerideki bir kayanın dibine götürdü. Kadın:
- Bey iyice söndürmeden dökme.
- Döktükten sonra üzerine su dökeceğim.
- Aman iyice söndür.
- İyice söndüğünden emin olmadan bırakmam sen korkma.
- Aman ha.
Kayanın dibine külü yavaş yavaş döktü. Eline çaydanlığı aldı, su getirip küle dökecekti ve külü soğutacaktı. O su almaya giderken ılgıt ılgıt esen yel bir anlık güçlendi ve yerden toz kaldırırcasına esti. O sırada kül yığını biraz dağıldı. Kül yığınının içinden çıkan küçücük bir kıvılcım rüzgarın önüne kapılarak sürüklendi, on beş, yirmi metre kadar ilerideki yüz yıllık bir çam ağacının altında birikmiş çam yapraklarının oluşturduğu yığına takıldı kaldı.
Pikniğe gelen aile arabalarına binmiş yaşlı çınar ağacının gölgesinden ayrılıyorlardı.
Anne :
- Ateşi iyice söndürdün mü?
- Hanım iyi taktın ateşe.
- Bey , ateş şakaya gelmez.
- Ben de biliyorum.
“Bir şey olmaz inşallah” deyip yollarına devam ettiler.
Baba doğru söylüyordu, kayanın dibine döktüğü küle bolca su dökerek söndürmüştü ve tekrar tekrar da dönüp bakmıştı, külde herhangi bir tehlike yoktu.
Ancak, baba küle dökmek için su almaya giderken esen rüzgarın kaşla göz arasında alıp ilerideki çam ağacının altındaki pürün içine kattığı kıvılcımı bilmiyordu.
Güzel bir temmuz gününü böyle sesiz ve sakin bir yerde geçirmenin, Çoban Pınarı’nın soğuk suyunu doyasıya içmenin mutluluğu vardı. Bir de bu çınarın altı kolay kolay böyle sakin olmazdı. En az iki üç aile olurdu. Daha fazla aile geldiğinde çevredeki diğer ağaçların gölgesine oturuyorlardı.
Bu çınar ağacı ve çevresinde ateş yakarak piknik yapmak yasaktı. Bunu aile bilmiyordu. Yanlarında başka bir aile de yoktu. Uyarılmamışlardı. Yetkililer ormanın bu bölgesinde yalnızca ateşsiz piknik yapmaya izin veriyordu. Hala burada sigara içmek bile yasaktı. Bunların hiç birisini bilmeyen piknikçi aile, kafasına göre pikniğini yapmış, yemiş içmiş eğlenmiş, akşama doğru evinin yolunu tutmuştu. Onlar evine gide dursun, pürün içine düşen kıvılcım, etrafındaki çam yapraklarını önce ısıttı, sonra rüzgarın yardımıyla yavaş yavaş kendisi gibi köze dönüştürdü.
Aile piknik alanında uzaklaşırken arkalarında bir felakete imza atacak ihmali yaptıklarını bilmiyorlardı.
Koca çınar ağacının dili olsa, o aileye seslenecek; “Durun hayatınızın en büyük ihmalini yaptınız. Bakın şuraya bir kıvılcım düştü, biraz sonra telafisi mümkün olmayacak bir felakete neden olacaksınız, bir çaydanlık da şuraya su dökün” diyecekti. Fakat diyemedi. Etrafındaki bütün canlılara; “Kaçabilenler kaçıp kendini kurtarsın” diye bağırmak istedi ne yazık ki sesi çıkmıyordu. Ancak ulu dallarını gücünün yettiği kadar sağa sola oynatıp acı acı gıcırtılar çıkardı. Diğer ağaçlar koca çınarın derdini iyi anlamışlardı ancak onlarda koca çınar gibi yerlerinden kıpırdayamıyor, gözlerinin önünde biraz sonra çıkacak olan yangını durduramıyorlardı. Otlar boynunu büktü akıbetlerini beklemeye koyuldular. Allahtan bir mucize olmazsa biraz sonra feryatları göklere çıkacaktı.
Tütmeye başlayan çam yaprakları hafiften esen rüzgarın da yardımıyla alev aldı. Yangın başlamıştı. Artık sonucu beklemekten başka çare kalmamıştı. Yüz yaşını aşmış çam ağacının altında başlayan yangın bir anda benzin dökmüş gibi parladı. Çam ağacının alt dalları tutuştu. Ateş üst dallara tırmanmaya başladı. Koca çam ağacı teslim olmaktan başka şansının kalmadığını anladı. Kaderine boyun eğdi. Yerde hızla yayılan alevler koca çınar ağacına doğru geliyordu.
Güneş dağların arkasına geçmişti fakat henüz tamamen batmamıştı.
Çınar ağacı şöyle bir etrafına baktı. Maziyi hatırladı. Uzun yıllar önce yıldırım düşmesi sonucu çıkan yangında şu anda etrafında bulunan ağaçların hemen hemen hepsinin uç dört kuşak önceki dedeleri yanmış kül olmuştu. Küllerin altında kalan, yanmamış tohumların toprakla temas etmesi ve yağmurların yardımıyla can bulmaları sonucu tekrar kök salmışlar fidan olmuşlar, dal budak salıp ağaç olmuşlardı. Birkaç yüz sene onların gelişiyle mutlu olan çınar ağacı, onların serpilip büyümelerine şahitlik edip, daha sonra da onlarla arkadaşlık etmişti. Acı tatlı birçok günleri geçmişti. O günler film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Ömrünün sonuna yaklaştığını fark etti. Biran maziye dalıp gitti.
Koca çınar ağacı birden irkilerek kendine geldi. Kendi kendine; dallarıma yuva yapan kuşları unuttum” dedi. Şöyle bir düşündü; “Benim dallarımda kaç tane yuva vardı” diye. Hemen saydı beş tane. Bunarın çoğu yavrularını büyütmüş uçurmuştu. Bir tanesi henüz yeni yatmış yumurtalarının üstüne ve yavruları da daha üç gün önce yumurtadan çıkmışlardı. Anneleri kaçıp kendini kurtara bilirdi. Fakat yavruları çayır çayır yanacaktı. Anne kuşun telaşla geldiğini gördü. Seslendi;
- Neredesin? Yangın çıktı.
- Gördüm.
- Yavruların tehlikede!
- Biliyorum. Ben de onun için geldim.
- Kurtarabilecek misin?
- Bilmiyorum. Sen yılların tecrübesini özünde taşıyorsun, bana bir akıl ver ne olur.
- Birer birer ağzına al ateşin dışına güvenli bir yer çıkar.
Kuş çınarın dediğini mantıklı bulmuştu. Hemen hamle yaptı. Fakat taşıyamadı. Tekrar çınara seslendi:
- Taşıyamıyorum. Düşürüp ecellerinden önce öldüreceğim.
- Başka yolu yok. Ya biraz sonra bağıra bağıra yanmalarını seyredeceksin, yada taşıyacaksın.
Kuş tekrar yavrularının yanına uçtu. Birisini gagasıyla tuttu alıp götürmek istedi. Fakat götürmeye gücü yetmedi.
Çınara:
- Taşıyamıyorum diye seslendi.
Çınar:
- Bari sen kaç canını kurtar.
- Yavrularımı bırakıp gidemem.
- Alevler bana yaklaşıyor. Biraz sonra dallarım tutuşacak. Oradan gövdeme gelecek. Benimle birlikte sen de yanarsın.
- Seni ve yavrularımı ateşe teslim edip gidemem.
- Elinden ne gelir. Tek çaren kaçıp canını kurtarmak.
Kuş uçup gitti. Çınar onun canını kurtardığını zannediyor yalnız yavruların cayır cayır yanacaklarını düşünüp kahroluyordu. Oysa kuş en doru yolun insanlara haber vermek olduğunu düşünmüş bu nedenle insanların yaşadığı en yakın köye doğru uçmuştu. Köyün üstüne vardı avaz avaz bağırmaya başladı; “Ormanın derinliklerinde yangın çıktı. Bin yıllık çınarla etrafındaki yüzlerce yıllık ardıç, çam, meşe ağaçları yanıyor” diyordu fakat kimse onu anlamıyordu. Geri döndü yavrularının yanına geldi.
Alev koca çınarın dallarını sarmıştı. Yavrularımın üstüne yatayım ben yansam bile belki onların yanmasına engel olurum diye düşündü varıp yuvasına, yavrularının üstüne yattı.
Yangın gözetleme kulesi bir duman gördü. Hemen merkeze bildirdi. Merkezden yangın işçileri ile arazözler yola çıktılar. Hızla dumanın göründüğü yere gidiyorlardı. Gözetleme kulesi dürbünle baktığında alevleri gördü. Merkez işin ciddiyetini anlamıştı. Hemen helikopteri kaldırdı. Helikopter yangın işçilerinden ve arazözden önce yangın alanına ulaşmıştı. Yüklendiği suyu yangının en şiddetli olduğu yere döktü. Dönerken merkeze yangının büyük olduğunu bildirdi. Merkez, çevre illerden yangın ekibi ve helikopter istedi. Onlarda hemen yangın mahalline hareket etmişlerdi fakat yangın çok büyüktü.
Yangın çınar ağacının tepesindeki yuvada yavrularını korumaya çalışan kuşa yaklaştı. Kuş yuvayı terk etmek niyetinde değildi. Alevler iyice yaklaştı. Kuşun çanı yandı kuyruğu tutuşmuştu can havliyle uçmaya çalıştı fakat alev tüm vücudunu sarmıştı kanatları yanan kuş uçamadı, bir ateş topu gibi yere düştü. Kuşun düştüğü yere henüz alevler ulaşmamıştı. Yanarak düşen kuşun taşıdığı ateş orayı da tutuşturdu.
Alevlerin içinde çıkan bir sincap büyük çınar ağacına doğru hızla koşuyordu. Belli ki her zaman bir tehlike hissettiğinde kaçıp sığındığı ulu ağacın yine kendini koruyacağını düşünüyordu.
Çınar:
- Git, gelme.
- Neden? dedi.
- Açığa kaç.
- Peşimden alevler geliyor.
- İyi de benim de dallarım yanıyor.
- Sen hep beni korurdun.
- En yüksek dalıma yuva yapan ala kabak kuşu ile yavruları daha az önce yanıp öldüler.
- Ben gövdendeki, her zaman girip yattığım kovuğa gireceğim.
- Ben de biraz sonra yanıp kül olacağım. Sen de benimle birlikte yanarsın.
- Sığınacak başka bir yer aklıma gelmiyor. Yanarsam da seninle birlikte yanayım. Sen öldükten sonra ben bu ormanda güvende olamam zaten.
Dedi ve kendini çınarın gövdesinde oyduğu kovuğa attı.
Sincap orada güvende değildi fakat kendince yapabileceğinin en doğrusunu yapmıştı.
Alevlerin içinden geçerek dağın yükseklerine kaçamazdı. Daldan dala atlayarak kaçma becerisi vardı fakat çevredeki tüm ağaçlar yanıyordu, bu imkanı da ortadan kalkmıştı.
Bir tavşanın çığlıkları duyuldu; “Yardım edin yanıyorum” diyordu. Yaşlı çınar ağacı köklerini toprağın derinlerinden kurtarabilse koşacaktı. Fakat bu mümkün değildi. Çaresizce tavşanın çığlıklarını kesilene kadar dinledi. Tavşanın çığlıkları kesilmişti. Kendi kendine; “Tavşanı da kaybettik” dedi.
Aradan birkaç dakika geçmişti ki bir güpürtü duydu. Baktı ki iri bir ceylan koşarak geliyor. Geldi karşısında durdu. Halsiz ve bitkin düşmüştü. Ayakta zor duruyordu. Dalı budağı ve gövdesinin bir bölümü yanmış olan çınara melül melül bakıyordu. Bir terslik vardı. Yaşlı çınar çevresindeki bütün hayvanlara yukarı, dağlara kaçın diyordu. Ancak ceylan yukarıdan gelmişti.
Ceylana:
- Neden aşağı doğru gidiyorsun? Alevlerin içine içine koşuyorsun.
- Yukarısı daha kötü.
- Neden?
- Duman.
- Duman mı?
- Evet.
- Telaştan ben bunu düşünmemiştim.
- Canımı kurtarmak için yukarı kaçtım. Az kalsın dumandan boğuluyordum. Tekrar aşağı indim.
- Ee.. şimdi ne yapacaksın?
- Bilmiyorum. Zaten vücudumun birkaç yerinde ciddi yanıklar oluştu. Acıdan kıvranıyorum.
- Şu pınarın önüne yat soğuk su acılarını biraz hafifletir.
Ceylan koşarak, taş oyularak yapılmış olan olukta akan suyun önüne yattı. Yanıklarının açısı biraz hafiflemişti. Fakat pınarın sağ tarafında, yamaçtaki meşe ağacının kökü yanmış, gövdesini taşıyamaz hale gelmişti. Bir gürültü duydu. Koca meşe ağacı yanarak pınarın üstüne düştü. Ceylan kaçmaya fırsat bulamamıştı. Yaşlı çınarda son anda farkına varmış ceylanı kaçması için uyaramamıştı. Ceylan yanan ağacın altında kaldı. Bağıra bağıra can verdi.Yaşlı çınar ağacı çaresizlik içinde ceylanın da ölmesini seyretti.
Yangın vadinin iki yakasını sarmış ilerliyordu. Yangıncılar elinden geleni yapıyor, fakat alevleri yenemiyorlardı. Arazözlerin hortumlarına hortum ekleyip araçların çıkamadığı yerlere kadar ulaşmaya çalışıyorlardı. Bir yangın işçisi kaptığı hortumla yangının önünü kesmek için ileri atılmıştı. Arkadaşları arkasından; “Dur” diye seslendiler fakat o kimseyi duymuyordu. Alevlere yaklaşıyor, elindeki fıskiye ile alevlerin en çılgın olduğu yerlere su sıkıyor, ya söndürüyor ya da alevlerin azalmasını sağlıyordu.
Yangının ilerlediğini ve etrafını sardığının farkına varamamıştı. Omzunda asılı olan telsizdeki; “geri çekil yanacaksın. Arazöze doğru gel” diyen sesi dinlemiyordu. Bu onun için bir vatan savunmasıydı. Töremizde savaştan kaçmak gibi bir adet yoktu. Bu gün ülkemizin akciğerleri yanıyordu. Savaşmak için illa karşımızda bir düşman birliği olması şart değildi. Şu anda en büyük düşman alevlerdi. Yangın işçisi bunun için saldırıyordu. Elindeki hortumda su kesilmişti, artık akmıyordu. Birden başını kaldırdı etrafına baktı, kimseler yoktu. Telsizin mandalına bastı;
- Suyu neden kestiniz” dedi.
Telsizin diğer ucundaki orman şefi;
- Suyu biz kesmedik, sen bitirdin.
- Ben alevlerin içindeyim.
- Kalan suyla kendini ıslat.
- Su akmıyor.
- Biz bir miktar ilave edeceğiz.
Arazözün yanında bulunanlar iki üç bidon suyu arazöze döktüler. Telsizle elindeki fıskiyeyi açmasını ve kendini ıslatmasını istediler. O da öyle yaptı. Fakat alevler gittikçe etrafını sarmış ona doğru yaklaşıyordu.
Şef telsizle;
- Kendini korumaya çalış.
- Alevler yaklaşıyor, bir şey yapamı- yorum.
- İkinci arazöz geliyor biraz dayan.
- Yanıyorum.
- Helikopteri istedik, koru kendini.
- Yanıyorum.
- Helikopter sana doru geliyor, yerini tam olarak bildir.
- Yaşlı çınarın yüz metre kadar üstünde kayalık yerdeyim.
- Tamam, korkma.
- En fazla beş dakika sonra helikopter üstünde olur.
- İmdat..
- Mehmet Mehmet Mehmet.. Cevap alamıyorum.
- Helikopter yaşlı çınar ağacının yüz metre kadar üstündeki kayalıklara yaklaştı. Bir işçimiz alevlerin arasında kaldı.
- Telsizde takip ettim oraya gidiyorum.
İki dakika sonraydı, Helikopter pilotu;
- Kayalıkların üstündeyim alevlerden başka bir şey görünmüyor.
- İyi bak.
- Görünmüyor.
- İyi bak!
- Dur dur bir kıpırtı var.
- Tepesine dök suyu.
- Tamam.
- Ne oldu?
- Üzerine su döktüm, onu görüyorum. Yanımızdaki mühendis arkadaşla yardımcı pilot yanına iniyorlar.
- Çabuk olun.
- Aldık.
- Durumu nasıl?
- Cevap yok.
- Durumu nasıl dedim?
- Yine cevap gelmedi
- Helikopter bilgi ver.
- Geliyoruz.
Helikopter merkeze gelmişti. Helikopterin etrafını işçi, memur, insanlar sardı. Ambülans hazır bekliyordu. Yaralının yanına önce ambülanstaki doktor ve diğer görevliler yaklaştı. Toplanan kalabalık merakla onların ne diyeceklerini bekliyordu. Doktor yorgun ve bitkin bir halde yaralının yanından ayrılırken kalabalıktan; “Doktor durum ne?” diyenlere.
- Sizlere ömür. Mehmet’i kaybettik dedi.
Bir figan koptu. Mehmet’in arkadaşları ve diğer orman çalışanları göz yaşlarını tutamadılar. Yeni evli üç aylık bir kız çocuğu babası olan civan gibi bir delikanlı şehit olmuştu.
Yangın tepeyi aşmak üzereydi. Dozerler yangın kuşaklarını genişletiyorlardı. Yangın başladığı alanda söndürülememişti. Alevlerin önünü ancak yanan ormanla, çevresindeki orman alanlarının arasını açarak oralara da ulaşmasını önlemeye çalışıyorlardı. Ormancıların açtığı şeritlerin eni iki üç metre genişliğindeydi oysa çam kozalakları ısındığı zaman öyle bir patlıyorlardı ki elli, yüz metre bazıları daha fazla uzaklığa gidiyordu. Yanarak gittiği içinde düştüğü yerde yeni bir yangın çıkarıyordu. Bilmeyenler yangın bu yamaçta karşı yamaca nasıl gidiyor diye sorarlar. Patlayan çam kozalaklarının yangının oluşturduğu anaforun yardımıyla oldukça uzaklara gide bileceğini ve düştüğü yerde yangına neden olabileceğini bilmezler.
Yaşlı çınar etrafındaki etrafına çaresiz ve üzgün üzgün bakarken on metre kadar uzağındaki küçük tepenin arkasından bir kaplumbağanın çıkıp pınara doğru geldiğini gördü. Biraz önce pınarın alt başında üzerine meşe ağacının devrilmesi sonucu oracıkta ölen ceylan pınardan akıp dere boyu giden suyun önünü kapatmıştı. Fakat su akmaya devam ediyordu. Bir miktar su biriktikten sonra ceylanın üzerinde yatıp duran meşe ağacının da üzerinden aşmış yolunu tekrar bulmuştu. Kaplumbağa her zaman su içmek için geldiği pınara bu sefer yanıklarının acısını biraz olsun hafifletmez mi diye kendini soğuk suyun altına atmaya geliyordu. Yanıkları derindi gelişinden belliydi. Kaplumbağa zaten yavaş yavaş yürüyen bir hayvandı, fakat bu sefer çok daha yavaş hareket ediyordu. Yaşlı çınar yarıdan fazlası yanmış olmasına rağmen yine de kendini değil çevresinde yanan canlıları düşünüyordu. Kaplumbağaya seslendi:
- Yaran çok mu?
Kaplumbağa suya ulaşıp kendini suya atıncaya kadar cevap vermedi. Suya girdikten sonra:
- Evet sırtım karnım ve ayaklarımım altı yandı. Öyle acılar içindeyim ki dayanamıyorum.
- Arkadaşlarına ne oldu?
- Benim bulunduğum yerde dört beş kadardık, diğerleri yanarak öldüler.
- Sen nasıl kurtuldun?
- Alevler üzerimize geldiğinde, önce sığınacak bir yer aradık, yuvalarımızdan uzakta kalmıştık. Koşsak bile yuvalarımıza ulaşamazdık tek çare birbirimize sokularak alevlerin gelip geçmesini beklemekti. Biz de öyle yaptık. Ben en alta kalmıştım. Üstümde ve sağımda, solumda diğer kaplumbağalar vardı. Alevler bizi geçtiğinde. Baktım ben hariç diğerleri yanarak ölmüşler. Bense ağır yaralıyım bu yarayla yaşayamam fakat acısına dayanamadığım için pınara geldim, pınarın soğuk suyu belki bir parça acımı dindirir diye.
- Ümidini kesme. dedi yaşlı çınar ağacı Allahtan ümit kesilmez, belki yaşarsın.
- Yok yaşlı çınar, sen de bilirsin kayadan düştüm yaralandım ölmedim. Bir kartal musallat oldu, beni oldukça kötü yaraladı ölmedim, fakat bu onlara benzemiyor.
Kaplumbağa ile yaşlı çınar konuşmalarına ara vermişlerdi. Yangın başladığında kendi gövdesindeki kovuğa kaçan sincap geldi aklına. Uzun süredir kıpırdamıyordu. Alevlerin bedenindeki kovuğa da girdiğini ve kovuğunun da ateşten nasibini aldığını fark etti. Birden içi sızladı. Kendi kendine; “Sincap çoktan ölmüş. Ben ona girme biraz sonra o kovuk ta yanacak demiştin” dedi.
Kaplumbağaya baktı. Ona sincabın akibetini anlatacaktı. Pınarın önünde oluşan göle baktığında gördükleri karşısında bir kere daha irkildi. Kaplumbağa suya yarıdan fazla batmış haldeydi ve ölmüştü. Kendi kendine; “Bütün arkadaşlarım birer birer ölüyor, keşke onlardan önce ben yanıp kül olsaydım da oların ölümüne şahit olmasaydım. Her ölenle sanki ben de ölüyorum. Şu bir saatin içinde onlar bir kere ben bin kere öldüm.” dedi.
Artık güneş batmış, hava iyice kararmıştı. Yangın helikopterleri gelmiyordu. Helikopterlerin gece uçuş sistemleri yoktu. Yangın yerinde canını verecek kadar azimle çalışan yangın işçileri ve orman mühendisleri vardı. Arazözlerin getirdiği su ile yangını söndürmeye çalışıyorlardı. Onlarda bu vadideki yangını önlemenin imkansız olduğunu anlamışlardı. Bu vadiyi kendi haline bırakmış, yangının tepeleri aşıp başka vadileri yakmaması için yanmakta olan alanın etrafından yangın şeritleri açmaya çalışıyorlardı. Bir arkadaşlarını kaybetmişlerdi bu nedenle oldukça üzgün ve bitkindiler. Bir yandan alevlerin yangın şeridini geçmemesi için çalışırken, diğer yandan çam kozalaklarının patlaması sonucu uçup giden kozalak parçalarının başlattığı yangınları büyümeden söndürmenin telaşındaydılar.
Bu mücadele sabahın ilk ışıklarına kadar sürmüştü. Çevre il ve ilçelerden gelen diğer ormancıların katılması ve şafağın ilk ışıklarıyla tekrar helikopterlerin yangına müdahale etmesi ile yangın kontrol altına alındı. Yanan alan kendi haline bırakılmış, söndürme ve soğutma çalışmaları başlamıştı. Çapasını tırmığını çeken çevre köylerde yangına müdahale etmişlerdi. Ormancılar, askerler ve çevre köylerde ikamet edenlerde toplandı. Sanırsın bir ordu yangının başına çökmüş, onu yok etmeye çalışıyorlardı. Aklıma; “Bir deli kuyuya bir taş atar bin akıllı çıkaramazmış.” Ata sözü geldi.
Yaşlı çınar bir çok felaket görmüştü ancak bu kadar kötüsünü görmemişti. Bin yıldan fazla yaşamıştı. Altıdan ne insanlar gelip ne insanlar geçmişti. Hiç birisi böyle bir cahillik yapmamıştı. Dün başlayıp bu gün öğleye doğru kontrol altına alınan alevler artık gücünü kaybetmişti. Yaşlı çınar etrafına bakındı hiç ayakta ağaç kalmamıştı. Hafif bir rüzgar esti. Yirmi otuz metre kadar ileride yığın halinde duran kül birikintisini dağıttı. İri bir yılanın yanmış vücudu ortaya çıktı. Yaşlı çınar yılanın yanmayan kuyruğundan tanıdı onu. Bu çıngıraklı yılandı. Onu sinsi sinsi avına yaklaşırken görürdü. Genelde fareleri yakalardı. Fareler ondan hem çok korkar hem de onu sevmezlerdi. Yaşlı çınar biliyordu. Eğer yılanlar olmasa farelerin bu üremeyle ormanı iki senede fareyle dolduracaklarını. Zızız.. Diye bir ses duyduğunda bilirdi ki çıngıraklı yılan avına saldırmak üzeredir. Zızızzzz.. sesinin ardından gelecek olan sesi dinlerdi. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki çıngırağının çıkardığı sesin ardından gelen avaz kuş mu yakaladı fare mi belli ederdi. Yaşlı çınar çevresine bakmaya devam etti. Kendi kendine; “Şurada bir meşe, şurada gürgen, şurada eğri çam, vardı. Yaşları iki yüz ile yüz arasında değişiyordu. Hepsinin tohum iken toprağa ilk düştüklerini görmüş, toprağa kök salışlarını beklemiş, fidan olduklarında tanışmıştık. Santim santim büyümelerine şahit oldum. Uzun kış gecelerinde beraber üşüdük, yaz aylarında güneşin altında beraber kavrulduk. Açık yaz gecelerinde yıldızları sayardık. Dolunay olduğu gecelerde sincapların saklambaç oyununu beraber seyrederdik. Dallarımıza tırmanıp yapraklarımızın arasına saklanan sincapları ele vermezdik” dedi.
Yaşlı çınar birden içinin titrediğini hissetti. Bu yangın bin yıllık çınar ağacını da ölümün eşiğine getirmişti. Yanmayan bir tane bile yaprağı kalmamıştı. Kollarının hepsi gövdesine kadar yanmıştı. Gövdesinin büyük bir kısmı da yanmış hala da için için yanmaya devam ediyordu.
Etrafında yakın köyden insanlar vardı. Yangın söndürme çalışmalarına katılmışlardı fakat vadideki o güzelim ormanı kurtaramamışlardı. Yaşlı çınarın iki metrelik bir kütük kadar kalan bedeninden dumanlar tütüyordu. Köylüler kovalarla su getirip yanan gövdeye döktüler.
Yaşlı çınarın gövdesine su dökenlerin içinde bir nine vardı. Yorulmuştu. Çınarın yakınında sönmüş çalı çırpıyı sağa sola iteledi kendine oturacak kadar bir yer açtı, oturdu. Etrafındakilere “dinleyin” dedi:
“Bizim köy zor yıllardan geçiyordu, eli silah tutan kim varsa savaşa gitmişti. Köyde kalan kadınların yüzlerine acıların ve sıkıntıların izleri düşmüştü. İnsanlar gülmeyi unutalı çok zaman olmuştu. Şu tepeden bakınca bizim köy ayaklarını karnına çekmiş zavallı bir bebek gibi görünüyordu. Köyün üstünde hep sıkıntılı bir hava vardı. Bin yıllık bu çınar ile birkaç asırlık meşe,gürgen ağaçları belki de bizim köyün en hüzünlü yıllarına şahitlik ediyordu. Yaşlı çınar yerlere kadar uzanan upuzun dallarıyla, omuzları çökmüş, beli bükülmüş bir ihtiyarı andırıyordu. Şu oluklu pınar sanki eski coşkusunu kaybetmiş hasret türküleri mırıldanır gibi akıyordu.
Savaşın insanın hem bedenini hem ruhunu paramparça eden o dehşetine inat, insanlar dertlerini acılarını içlerine gömmüşler, sabır içinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Ben henüz dokuz yaşındaydım. Çocuk denecek yaşta. Ancak çocuk değildim. Yokluklar, acılar çocukluğumu yaşamama fırsat bırakmamıştı. Babam cephedeydi, uzun zamandır haber alamıyorduk. Gideli iki sene olmuştu.
Annem bizim için yiyecek derdine düşmüştü. Kuruyan darı sümeklerini dövdü. Taş değirmenden öğüttü. Un yaptı. Bu undan ekmek olur mu acaba diye düşünüyordu. Kalktı ocağı yaktı, ekmek pişirdi. Buğday ekmeği gibi olmasa da yenecek kadar olmuştu. Bana ve kardeşlerime birer parça verdi. O günde doymuştuk. Ertesi sabah uyandığımda annem namazını kılmış dua ediyordu. Dışarıda bu gün yanan ağaçlardaki kuşlarsa annemin duasına amin der gibi cıvıldaşıyorlardı.
Annem bana söylemiyordu fakat kış yaklaşıyordu. Eve odun lazımdı. Ben anneme danışmadan elime bir urgan aldım. Buraya, bu çınarın yanına geldim. Bu çınarın altı kol gibi kuru dallarla doluydu. Toplayıp urganın üstüne birer birer dizmeye başladım. Evden çıkarken yanıma yiyecek bir şey almamıştım. Çok acıkmıştım. Açlığımı hissetmemek için kısa arlıklarla şu pınardan su içiyordum. Bir ara nereden aklıma geldi bilmiyorum. Şimdi cebimde kuru üzüm olsaydı, yerdim dedim. Ben üzümü çok severdim. Yorulmuş şuraya uzanmıştım. Az ileride bir karınca gördüm. Bir üzüm tanesini sürükleyerek götürmeye çalışıyordu. Kendi kendime bu hayal olmalı dedim. Daha birkaç dakika önce olmayacak bir şey düşünmüştüm. Şimdi bir karınca bana doğru bir üzüm tanesi getiriyordu. Hiç düşünmeden at karıncasının ağzındaki üzüm tanesini alıp ağzıma attım. Birden çiğneyip yutmaya kıyamıyordum. Dakikalarca dilimin üstünde gezdirdim. Tadını çıkararak yedim.
Aklıma takılmıştı karınca bu üzümü nereden almış olabilir. Uzakta olamazdı. Uzakta olsa karınca buraya taşıyamazdı. Etrafı araştırmaya koyuldum. Uzun süre aramış bulamamıştım. Tekrar bu koca çınarın altına döndüm. Tam ümidim kırılmıştı ki şurada ki asırlık ardıcın yanında üzüm köküne benzer bir ağaç gövdesi gördüm. Neredeyse ardıcın kalın kolu kadar kalınlıktaydı. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda. Dalında kurumuş bir çok üzüm gördüm. Hemen ardıç ağacına tırmandım. Yukarıda ince bir dal kırdım. Üzün tanelerini düşürdüm, sonrada aşağıya inip topladım. Eteğimin uçlarını bel bağına sıkıştırdım. Üzüm tanelerini eteğime koydum. Odunu sırtıma sardım eve döndüm. O günü o üzüm tanelerini yiyerek geçirmiştik” dedi.
Ninenin yaslı gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bunu gören çınar ağacının da gözleri yaşardı. O günü o da hatırlamıştı.
Elinde hızar motoru olan bir ormancı geldi. Köylüler ve birde orman mühendisi vardı.
Mühendis:
- Çınar hala için için yanıyor, bu ağacı keselim.
Ormancı:
- Peki efendim.
- Motoru çalıştır.
- Tamam efendim.
- Hiç elim varmıyor ana mecbur keseceğiz.
- Baksana efendim hala yanıyor.
- Bin yıllık çınar ölmemek için direniyor.
- Dili olsa da konuşsa. Kim bilir neler gördü, nelere şahit oldu.
- Şu pınarla bu ağacın dostluğu ne zaman başlamıştı bilinmez.
- Kökleri bu pınara uzanıyor.
- Pınar üzülecek.
- Dili olsa beklide arkadaşımı kesmeyin diye bağırırdı.
- Artık o da biliyordur bu ağaç yandı ve de için için yanmaya devam ediyor yaşayamaz.
- Motoru çalıştır.
- Çalışırdım efendim.
- Dipten kes.
Motor büyük bir gürültüyle çalıştı. Yaşlı çınarın gövdesine acımasız dişlerini saldı. Kısa zamanda çınarın için için yanan gövdesi yıkıldı. Yuvarlanarak oluklu pınarın önüne düştü. Oluklu pınarın suyu birden kesildi. Birkaç dakika sonra. Göz yaşını andıran damlalar halinde oluktan su damlaları gelmeye başladı. Arkasından da oluk yine dolu dolu akmaya devam etti.
Belli ki oluklu pınar bin yıllık arkadaşının kesilmesine öyle üzülmüştü ki suyu kesildi. Sonra göz yaşlarını tutamadı ve bundan sonra onun için ağlamaya başladı.
Köylüler bu pınarda su değil göz yaşı geliyor dediler. Oluklu pınarın adı o günden sonra değişti. Ağlayan pınar oldu.
Kim bilir yanıp kül olmuş bu vadiye düşen tohumlardan yangından önce toprağa karışanlar yanarak üzerlerinden kalkan gölgenin farkına varacaklar. Yağmurun ve gün ışığının yardımıyla toprağa kök salacaklar. Fidan olacaklar, ağaç olacaklar ve de şu vadiye karabasan gibi çöken esmerliği ortadan kaldırarak tekrar vadiyi yeşile döndüreceklerdi. En az bir elli sene isterdi.





Etiketler:




AĞLAYAN PINAR başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





AĞLAYAN PINAR başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
18.01.2010 16:59:56
Toplam 0 yorum yapıldı
1155 çoğul gösterim
1010 tekil gösterim