Dostlarımızın bize gösterdiği sevgiyi abartmamız, duyduğumuz minnetten değil, takdire ve sevilmeye ne kadar layık olduğumuzu herkese göstermek içindir. LA ROCHEFAUCAULD
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

OKUMA SEVGİSİ

OKUMA SEVGİSİ

İngiltere’de İngilizce eğitiminin, Japonya’da Japonca eğitiminin, Türkiye’de Türkçe eğitiminin iki temel amacı vardır: Çocukların anlama ve anlatma becerilerini geliştirmek.

Bir çocuğun anlama becerisi iki yolla gelişir: Dinleme ve okuma.

Biz öğretmenler çocuklarımızın iyi bir dinleyici olmasını isteriz. Ayrıca iyi bir okuyucu olmaları için de gayret gösteririz. Çünkü iyi bir dinleyici ve okuyucu olan öğrenciler dinleyip okuduklarını anlar, özümler, yorumlar ve sonuçlara ulaşır. Bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri sezer. Yazarın ne demek istediğini anlar. Kısaca anlama becerisi dinleme ve okuma yoluyla gerçekleşir.

Anlatma becerisi ise konuşma ve yazma yoluyla gerçekleşir. Dil duygu ve düşünceleri ifadeye yarayan bir araçtır. Dil eğitimi veren öğretmenler isterler ki öğrenciler dinleyip okuduklarından anladıklarını, kişisel düşüncelerini, iç dünyalarını konuşarak ifade edebilsinler. Yine kendi düşüncelerini bir mektup, bir deneme, bir makale halinde yazılı olarak anlatabilsinler.

Zaten dil dinleme, okuma, konuşma ve yazmadan ibaret değil midir?

İlköğretim okullarında Türkçe eğitimi Türkçe dersi olarak, liselerde Dil Anlatım Çalışmaları ve Edebiyat dersi halinde, üniversitelerde ise Türkçe-Kompozisyon dersi adıyla kesintisiz sürmektedir.

Liseyi bitirdikten sonra fakültelerin ister matematik, ister Türk dili ve edebiyatı, ister mühendislik bölümlerine gidin Türkçe dersi zorunludur. Bu zorunluluk dil eğitiminin kesintisiz devam etmesi gerektiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

İlköğretim sonu sınavlarından üniversite mezunlarının katıldığı KPSS’ye (Kamu personeli seçme sınavı) kadar her dereceli sınavda Türkçe sorularının ortak özelliği kelimelerin, cümlelerin ve paragrafların anlamlarıyla ilgili soruların yüzde yetmiş civarında olmasıdır. Kelime, cümle ve paragraf yorumuyla ilgili sorular öğrencilerin anlama ve anlatma becerilerinin gelişip gelişmediğini araştırır.

Kelime anlam birimidir. Öğrenciler çok kitap okumalı, anlamını bilmediği kelime ve deyimlerin anlamını sözlüğe bakıp öğrenmeli, öğrendiği yeni kelimeleri ve söz öbeklerini cümle içinde kullanarak aktif kelime dağarcığına katmalıdır. Öğrenci cümlede kullanılan kelimelerden birinin dahi anlamını bilmezse bir cümleyi hatta bir paragrafı tam anlayamaz.

ÖSS’de “Aşağıdaki cümlelerin hangisinde yazara yönelik olumlu bir eleştiri söz konusudur?” şeklinde bir soru sorulmuş. Doğru seçenek şöyle bir cümle: “Onun romanlarında sağlam bir tekniğin varlığı yadsınamaz.” Öğrencilerin yüzde doksanı bu seçeneği işaretlemedi. Çünkü onlar “yadsınamaz” kelimesini “kabul edilemez, söylenemez” gibi bir anlamda algılıyordu. Oysa “yadsımak” inkâr etmek” anlamındadır. Bu durumda cümle: “Onun romanlarında sağlam bir tekniğin varlığı inkâr edilemez.” anlamına gelir ve bu yargı olumlu bir eleştiridir.

Kelimeler dizisi cümleyi meydana getirir. Cümle ise yargı birimidir. Yani bir duyguyu, olayı, düşünceyi tam olarak anlatan söz grubudur. Öğrenci bir cümleyi okuyup anlayacak, cümlede vurgulanan yargıyı, yan yargıyı, sezdirilmeye çalışılan duyguları sezecek. O cümlenin yakın anlamlısını, karşıt anlamlısını görecek. Mesel⠓Hiçbir insan esir yaşamak istemez.” cümlesiyle “Herkes hür bir hayatı arzular.” cümlesi tamamen anlamdaştır. Fakat birisinin yüklemi olumsuz, diğerininkiyse olumludur. Ayrıca anlamdaş bu iki cümlede kullanılan sözcükler tamamen farklıdır. “Kadınlar zayıftır ama analar güçlüdür.” ile “Analık kadına güç verir.” cümlesi arasında anlamca bir fark var mıdır?

“Ercan bu soruyu çözer.” cümlesinde yeterlikli olma vurgulanmaktadır. “Ercan bile bu soruyu çözer.” cümlesinde ise “yeterlikli olmak”tan başka Ercan’ın küçümsendiği ve sorunun çok kolay olduğu anlaşılır. “Bile” edatının yerini değiştirip cümleyi “Ercan bu soruyu bile çözer.” şeklinde kurarsak Ercan’ın çok zeki olduğu ve sorunun da çok zor olduğu anlaşılır.

Cümleler dizisi paragrafı oluşturur. Paragraf ise düşünce birimidir. Her paragraf bir ana düşünceyi vurgulayan, destekleyen, ispatlamaya çalışan cümlelerden oluşur. Paragraftaki ana düşünceyi bir göl; cümleleri, örnekleri, ayrıntıları gölü besleyen dereler, derecikler, yağmurlar, kaynak suları gibi düşünebiliriz.

Çok kitap okuyan, sözlük karıştıran öğrenciler kelimelerin anlamını, dolayısıyla cümlede vurgulananları, bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri kolayca anlar.

Çocuklarımızın yüksek tahsil yapmasının yolu okumaktan geçer. Okumayan öğrencilerin anlama becerisi gelişmemiştir. Dolayısıyla onlar kimya öğretmeninin de, tarihçinin de ne dediğini anlamaz. OKS’de, ÖSS’de, KPSS’de kelime, cümle, paragraf yorumla ilgili sorular arasındaki fark zorluk derecesidir. Meselâ OKS’deki paragrafların ortalama kelime sayısı 40, ÖSS’de 70, KPSS’de 90 civarındadır. Bir benzetme yaparsak ilköğretim mezunu çocuklarımızdan bin, lise mezunlarından beş bin, üniversite mezunlarından on bin metre koşmaları istenmektedir.

Bu durumda çocuklarımızın ilköğretim birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye kadar kitap okumalarını sağlamamamız gerekmektedir. Bir benzetme yapmak istiyorum. Olimpiyatlarda 100 metreyi dokuz–on saniyede koşan bir atlet olimpiyatlara gelinceye kadar her gün saatlerce spor yapar, yemesine içmesine dikkat eder. 100 metrelik bir yarışta başarılı olabilmek için binlerce kilometrelik antrenman yapar.

Çocuklarımızın iki saatlik OKS’de, üç saatlik ÖSS’de başarılı olmasını istiyorsak sınava girinceye kadar yüzlerce kitap okumalarını sağlamalıyız. Bu da ancak kitap okuma sevgisi kazandırmakla gerçekleşir.

Peki çocuklarımıza kitabı nasıl sevdireceğiz?

Biz Türkçe öğretmenleri öğrencilerimize “Şu ansiklopedileri okuyun, bilginizi arttırın.” demeyiz. Kitap okumalarını isteriz. Roman, hikâye, tiyatro, makale, deneme… Amacımız onlara bilgi öğretmek, onları profesör yapmak değildir. Amaç anlama ve anlatma yeteneklerini geliştirmektir.

Okullarda yaptığımız veli toplantılarında öğrencilerimizin anne ve babalarına kitap okumanın öneminden bahsedince bazı veliler: “Evde üç–dört takım ansiklopedi var hocam, vitrin boydan boya ansiklopediyle dolu; buna rağmen çocuğum bir gün olsun bu kitapları açıp okumuyor.” diyorlar. Zannediyorlar ki gazetelerin kuponla dağıttığı ansiklopedileri vitrinin üst gözüne koymakla çocuklar okuma sevgisi kazanacak. Ansiklopediler okunmak için hazırlanmamıştır ki çocuk okusun. Bu tip eserler müracaat kitaplarıdır. Bir konuyu öğrenmek, bir konu hakkında bilgi almak için hazırlanmıştır.

Benim evimde de ansiklopediler var. Çocuklarım Türkçe veya edebiyatla ilgili bir soru sorduğunda onlara asla bilgi vermedim, bir konuyu anlatmadım. Ansiklopedileri gösterdim. Çin atasözünün dediği gibi onlara balık vermek yerine balık tutmayı öğrettim.

Veliler soruyor: “Peki hocam okuma sevgisini nasıl kazandıracağız çocuğumuza?

Ben de onlara kendi deneyimlerimi anlatıyorum. Ben aynı zamanda bir öğrenci velisiyim. Kendimi başarılı bir veli olarak görüyorum. Çünkü en büyük oğlum ÖSS’de –ki bir milyon yedi yüz bin kişinin yarıştığı bir sınavdır bu- ilk bin içinde yer alarak Boğaziçi Üniversitesine girdi ve mezun oldu. Ortanca oğlum ilk beş bine girerek İTܒyü kazandı ve mezun oldu. Üçüncü oğlum ise İlköğretim yedinci sınıfta ve Bursa çapında yapılan ortak sınavlarda ilk on içine girmeyi başarıyor.
Çocuklarımın bu başarısını zekâ ile asla izah edemem. Bu başarı kitap okumayla ilgilidir.

Ben çocuklarıma kitap okuma sevgisini şöyle kazandırdım. Çocuk iki buçuk üç yaşına gelip de cümle kurmaya başlayınca çok resimli, beş altı cümleden oluşan
“Fatoş’un Maceraları” gibi kitaplar aldım. O kitapları çocuklarıma resimleri birlikte inceleyerek okudum. Çocuk “Hadi yine okuyalım baba.” dediğinde üşenmeyip tekrar okudum. Birkaç defa okuyunca çocuk bu beş altı cümlelik kitabı ezberledi ve eve gelen akrabalara ve misafirlere “Ben okumayı öğrendim.” deyip kitabın sayfalarındaki resimlere bakarak okuma taklidi yaptı. Benim okuduklarımdan aklında kalanları tekrarladı. Birkaç aferin ve çikolata gibi hediyeler çocuğun okuma şevkini artırdı.

Çocuklarım bu kitapları oyuncak gibi de kullandı, kitaptaki insan fotoğraflarına bıyık da yaptılar, hatta bize kızdıkları zaman yırttılar da. O zaman küçük bir kitaplık yaptım ve “Bu kitaplık ve kitaplar sizin; ister koruyun, ister yırtın.” dedim. Ne zaman ki çocuk, kitaplarını korumaya, diğer çocuklardan kıskanmaya başladı işte o zaman iş bitti. Kitap okuma sevgisi o tazecik dimağa, o tertemiz ruha kazandırılmış demekti.

Daha sonra okula başlayıp da bayram harçlıklarıyla kitap almaya başladıklarında ben içimden: ”Bu çocuk üniversite sınavını kazanır.” demeye başladım. Geriye tek bir soru kalıyordu: Acaba hangi üniversite, hangi fakülte, hangi bölüm? Bu sorunun cevabı da lisedeki derslerle ve öğretmenlerle alâkalıydı.

Bu yazıyı okuyan gençlere, yeni evlilere, üç–dört yaşında çocuğu olanlara benim yöntemimi öneririm. Yüzde yüz garantilidir. Fakat çocuğunuz beşinci, altıncı sınıfa gelmişse ve kitap okuma sevgisi kazanamamışsa işiniz çok zor demektir.
(Son)erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Bursa / 2008

İngiltere’de İngilizce eğitiminin, Japonya’da Japonca eğitiminin, Türkiye’de Türkçe eğitiminin iki temel amacı vardır: Çocukların anlama ve anlatma becerilerini geliştirmek.

Bir çocuğun anlama becerisi iki yolla gelişir: Dinleme ve okuma.

Biz öğretmenler çocuklarımızın iyi bir dinleyici olmasını isteriz. Ayrıca iyi bir okuyucu olmaları için de gayret gösteririz. Çünkü iyi bir dinleyici ve okuyucu olan öğrenciler dinleyip okuduklarını anlar, özümler, yorumlar ve sonuçlara ulaşır. Bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri sezer. Yazarın ne demek istediğini anlar. Kısaca anlama becerisi dinleme ve okuma yoluyla gerçekleşir.

Anlatma becerisi ise konuşma ve yazma yoluyla gerçekleşir. Dil duygu ve düşünceleri ifadeye yarayan bir araçtır. Dil eğitimi veren öğretmenler isterler ki öğrenciler dinleyip okuduklarından anladıklarını, kişisel düşüncelerini, iç dünyalarını konuşarak ifade edebilsinler. Yine kendi düşüncelerini bir mektup, bir deneme, bir makale halinde yazılı olarak anlatabilsinler.

Zaten dil dinleme, okuma, konuşma ve yazmadan ibaret değil midir?

İlköğretim okullarında Türkçe eğitimi Türkçe dersi olarak, liselerde Dil Anlatım Çalışmaları ve Edebiyat dersi halinde, üniversitelerde ise Türkçe-Kompozisyon dersi adıyla kesintisiz sürmektedir.

Liseyi bitirdikten sonra fakültelerin ister matematik, ister Türk dili ve edebiyatı, ister mühendislik bölümlerine gidin Türkçe dersi zorunludur. Bu zorunluluk dil eğitiminin kesintisiz devam etmesi gerektiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

İlköğretim sonu sınavlarından üniversite mezunlarının katıldığı KPSS’ye (Kamu personeli seçme sınavı) kadar her dereceli sınavda Türkçe sorularının ortak özelliği kelimelerin, cümlelerin ve paragrafların anlamlarıyla ilgili soruların yüzde yetmiş civarında olmasıdır. Kelime, cümle ve paragraf yorumuyla ilgili sorular öğrencilerin anlama ve anlatma becerilerinin gelişip gelişmediğini araştırır.

Kelime anlam birimidir. Öğrenciler çok kitap okumalı, anlamını bilmediği kelime ve deyimlerin anlamını sözlüğe bakıp öğrenmeli, öğrendiği yeni kelimeleri ve söz öbeklerini cümle içinde kullanarak aktif kelime dağarcığına katmalıdır. Öğrenci cümlede kullanılan kelimelerden birinin dahi anlamını bilmezse bir cümleyi hatta bir paragrafı tam anlayamaz.

ÖSS’de “Aşağıdaki cümlelerin hangisinde yazara yönelik olumlu bir eleştiri söz konusudur?” şeklinde bir soru sorulmuş. Doğru seçenek şöyle bir cümle: “Onun romanlarında sağlam bir tekniğin varlığı yadsınamaz.” Öğrencilerin yüzde doksanı bu seçeneği işaretlemedi. Çünkü onlar “yadsınamaz” kelimesini “kabul edilemez, söylenemez” gibi bir anlamda algılıyordu. Oysa “yadsımak” inkâr etmek” anlamındadır. Bu durumda cümle: “Onun romanlarında sağlam bir tekniğin varlığı inkâr edilemez.” anlamına gelir ve bu yargı olumlu bir eleştiridir.

Kelimeler dizisi cümleyi meydana getirir. Cümle ise yargı birimidir. Yani bir duyguyu, olayı, düşünceyi tam olarak anlatan söz grubudur. Öğrenci bir cümleyi okuyup anlayacak, cümlede vurgulanan yargıyı, yan yargıyı, sezdirilmeye çalışılan duyguları sezecek. O cümlenin yakın anlamlısını, karşıt anlamlısını görecek. Mesel⠓Hiçbir insan esir yaşamak istemez.” cümlesiyle “Herkes hür bir hayatı arzular.” cümlesi tamamen anlamdaştır. Fakat birisinin yüklemi olumsuz, diğerininkiyse olumludur. Ayrıca anlamdaş bu iki cümlede kullanılan sözcükler tamamen farklıdır. “Kadınlar zayıftır ama analar güçlüdür.” ile “Analık kadına güç verir.” cümlesi arasında anlamca bir fark var mıdır?

“Ercan bu soruyu çözer.” cümlesinde yeterlikli olma vurgulanmaktadır. “Ercan bile bu soruyu çözer.” cümlesinde ise “yeterlikli olmak”tan başka Ercan’ın küçümsendiği ve sorunun çok kolay olduğu anlaşılır. “Bile” edatının yerini değiştirip cümleyi “Ercan bu soruyu bile çözer.” şeklinde kurarsak Ercan’ın çok zeki olduğu ve sorunun da çok zor olduğu anlaşılır.

Cümleler dizisi paragrafı oluşturur. Paragraf ise düşünce birimidir. Her paragraf bir ana düşünceyi vurgulayan, destekleyen, ispatlamaya çalışan cümlelerden oluşur. Paragraftaki ana düşünceyi bir göl; cümleleri, örnekleri, ayrıntıları gölü besleyen dereler, derecikler, yağmurlar, kaynak suları gibi düşünebiliriz.

Çok kitap okuyan, sözlük karıştıran öğrenciler kelimelerin anlamını, dolayısıyla cümlede vurgulananları, bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri kolayca anlar.

Çocuklarımızın yüksek tahsil yapmasının yolu okumaktan geçer. Okumayan öğrencilerin anlama becerisi gelişmemiştir. Dolayısıyla onlar kimya öğretmeninin de, tarihçinin de ne dediğini anlamaz. OKS’de, ÖSS’de, KPSS’de kelime, cümle, paragraf yorumla ilgili sorular arasındaki fark zorluk derecesidir. Meselâ OKS’deki paragrafların ortalama kelime sayısı 40, ÖSS’de 70, KPSS’de 90 civarındadır. Bir benzetme yaparsak ilköğretim mezunu çocuklarımızdan bin, lise mezunlarından beş bin, üniversite mezunlarından on bin metre koşmaları istenmektedir.

Bu durumda çocuklarımızın ilköğretim birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye kadar kitap okumalarını sağlamamamız gerekmektedir. Bir benzetme yapmak istiyorum. Olimpiyatlarda 100 metreyi dokuz–on saniyede koşan bir atlet olimpiyatlara gelinceye kadar her gün saatlerce spor yapar, yemesine içmesine dikkat eder. 100 metrelik bir yarışta başarılı olabilmek için binlerce kilometrelik antrenman yapar.

Çocuklarımızın iki saatlik OKS’de, üç saatlik ÖSS’de başarılı olmasını istiyorsak sınava girinceye kadar yüzlerce kitap okumalarını sağlamalıyız. Bu da ancak kitap okuma sevgisi kazandırmakla gerçekleşir.

Peki çocuklarımıza kitabı nasıl sevdireceğiz?

Biz Türkçe öğretmenleri öğrencilerimize “Şu ansiklopedileri okuyun, bilginizi arttırın.” demeyiz. Kitap okumalarını isteriz. Roman, hikâye, tiyatro, makale, deneme… Amacımız onlara bilgi öğretmek, onları profesör yapmak değildir. Amaç anlama ve anlatma yeteneklerini geliştirmektir.

Okullarda yaptığımız veli toplantılarında öğrencilerimizin anne ve babalarına kitap okumanın öneminden bahsedince bazı veliler: “Evde üç–dört takım ansiklopedi var hocam, vitrin boydan boya ansiklopediyle dolu; buna rağmen çocuğum bir gün olsun bu kitapları açıp okumuyor.” diyorlar. Zannediyorlar ki gazetelerin kuponla dağıttığı ansiklopedileri vitrinin üst gözüne koymakla çocuklar okuma sevgisi kazanacak. Ansiklopediler okunmak için hazırlanmamıştır ki çocuk okusun. Bu tip eserler müracaat kitaplarıdır. Bir konuyu öğrenmek, bir konu hakkında bilgi almak için hazırlanmıştır.

Benim evimde de ansiklopediler var. Çocuklarım Türkçe veya edebiyatla ilgili bir soru sorduğunda onlara asla bilgi vermedim, bir konuyu anlatmadım. Ansiklopedileri gösterdim. Çin atasözünün dediği gibi onlara balık vermek yerine balık tutmayı öğrettim.

Veliler soruyor: “Peki hocam okuma sevgisini nasıl kazandıracağız çocuğumuza?

Ben de onlara kendi deneyimlerimi anlatıyorum. Ben aynı zamanda bir öğrenci velisiyim. Kendimi başarılı bir veli olarak görüyorum. Çünkü en büyük oğlum ÖSS’de –ki bir milyon yedi yüz bin kişinin yarıştığı bir sınavdır bu- ilk bin içinde yer alarak Boğaziçi Üniversitesine girdi ve mezun oldu. Ortanca oğlum ilk beş bine girerek İTܒyü kazandı ve mezun oldu. Üçüncü oğlum ise İlköğretim yedinci sınıfta ve Bursa çapında yapılan ortak sınavlarda ilk on içine girmeyi başarıyor.
Çocuklarımın bu başarısını zekâ ile asla izah edemem. Bu başarı kitap okumayla ilgilidir.

Ben çocuklarıma kitap okuma sevgisini şöyle kazandırdım. Çocuk iki buçuk üç yaşına gelip de cümle kurmaya başlayınca çok resimli, beş altı cümleden oluşan
“Fatoş’un Maceraları” gibi kitaplar aldım. O kitapları çocuklarıma resimleri birlikte inceleyerek okudum. Çocuk “Hadi yine okuyalım baba.” dediğinde üşenmeyip tekrar okudum. Birkaç defa okuyunca çocuk bu beş altı cümlelik kitabı ezberledi ve eve gelen akrabalara ve misafirlere “Ben okumayı öğrendim.” deyip kitabın sayfalarındaki resimlere bakarak okuma taklidi yaptı. Benim okuduklarımdan aklında kalanları tekrarladı. Birkaç aferin ve çikolata gibi hediyeler çocuğun okuma şevkini artırdı.

Çocuklarım bu kitapları oyuncak gibi de kullandı, kitaptaki insan fotoğraflarına bıyık da yaptılar, hatta bize kızdıkları zaman yırttılar da. O zaman küçük bir kitaplık yaptım ve “Bu kitaplık ve kitaplar sizin; ister koruyun, ister yırtın.” dedim. Ne zaman ki çocuk, kitaplarını korumaya, diğer çocuklardan kıskanmaya başladı işte o zaman iş bitti. Kitap okuma sevgisi o tazecik dimağa, o tertemiz ruha kazandırılmış demekti.

Daha sonra okula başlayıp da bayram harçlıklarıyla kitap almaya başladıklarında ben içimden: ”Bu çocuk üniversite sınavını kazanır.” demeye başladım. Geriye tek bir soru kalıyordu: Acaba hangi üniversite, hangi fakülte, hangi bölüm? Bu sorunun cevabı da lisedeki derslerle ve öğretmenlerle alâkalıydı.

Bu yazıyı okuyan gençlere, yeni evlilere, üç–dört yaşında çocuğu olanlara benim yöntemimi öneririm. Yüzde yüz garantilidir. Fakat çocuğunuz beşinci, altıncı sınıfa gelmişse ve kitap okuma sevgisi kazanamamışsa işiniz çok zor demektir.
(Son)erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Bursa / 2008





Etiketler:


27 Aralık 2008 Cumartesi 08:41:06


tebrıkler guuzel bır paylasındı ben ılk kıtapımı ve okuma becerımı okuma yazmayı zor ogrendıgım bır zamanda annemın bana çoçuk kıtapı almaya baslamasıyla ve elınde gazate dergı kıtap okuyarak yanı bana örnek olarak kazandım....ama ılkokulda mecburı olmadıkca kıtap okumadım sonradan yıllar sonra kendı kendıme kutuphaneye uye olarak tekrar bırden tekrar kıtap okuma alışkanlıgımı kesfettım..ılgınçdırkı demekkı cocukken kıtap okumaya baslayıpda sonradan bırakıp sonra bırden tekrar belkıde boyle bır temelım oldugu için yıllar gecsede bu alışkanlıgımı devam ettırdım...temelı saglamsa bırının zaman ıçınde onemsemesende bazı seylerı sonradan ıhtıyac halınde tekrar çıkabılır yeteneklerın...bu da annemın bana guzel bır mırası oldu.


    [ Cevap yaz ]    

Fikret TEZAL  | Fikret TEZAL
26 Aralık 2008 Cuma 16:50:41


''Bu durumda çocuklarımızın ilköğretim birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye kadar kitap okumalarını sağlamamamız gerekmektedir.''

Yazar,kesinlikle iyi bir edebiyat öğretmeni. Anlatılanlar da okuyucu için yararlı.
Ben yukarıda yapılan hatayı,eleştiri maksadıyla değil,şaka olarak alıntı yaptım. Tabii dikkatli bir okuyucu olduğumu kanıtlamak,diğer bir amacım.

Tüm öğretmenlere olduğu gibi, yazara da saygılarımı sunuyorum.


    [ Cevap yaz ]    




OKUMA SEVGİSİ başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
26.12.2008 12:22:29
Toplam 2 yorum yapıldı
17612 çoğul gösterim
15388 tekil gösterim