"Günlerini düşler krallığında geçirmeyenler, günlerin kölesi olur." Halil Cibran
E-mail adresiniz: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

Cemal Granda- Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri, Kentkitap, Ankara, 2012, Özetleme, Can Gönültaş, 2013

Granda Cemal, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Kentkitap, Ankara, 2012
Özet

Yayıncının Önsözü
“Hangi Atatürk?” sorusunun en fazla sorulduğu şu günlerde, Atatürk’ün ölümünden sonra yazmaması için hapse atılan Cemal Granda, gizli bir şekilde kaleme aldığı hatıratları 1971 yılında ilk olarak FER Yayınları tarafından basıldı. 2 yıl sonra Hürriyet Yayınlarından çıktı.
Atatürk hakkında yayınlanmış sayısız kitap ve bu kitapların içinde önemli bir yer tutan hatıratlar, samimi olarak Atatürk’ü tanımak ve anlamak isteyenlere, özellikle de gençlere “Hangi Atatürk?” sorusunu sordurmaktadır. Cemal Granda, gizli bir şekilde kaleme aldığı notların bugün cevabı tartışılan böyle bir soruya ışık tutacağını belki de o gün kestiremiyordu.
Atatürk’ün en küçük hatırasının bile “çok büyük” değeri olduğunu ve kamuoyuna ulaştırılmasında hassas davranılması gerektiğini savunan Kristal Kitaplar 33 yıl aradan sonra 2006 yılında kitabı üçüncü kez bastı. Ancak bazı eksiklikleri vardı. KENTKİTAP olarak bu eksiklikleri de tamamlayarak Cemal Granda’nın anılarını Atatürk’ü anlamaya en fazla ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde yeniden yayınlıyoruz.1
1971 Tarihli Birinci Baskısının Önsözü
Büyük olarak tanımladığımız adamlar, madde ve mananın bu perspektifine dikkate değer bir önem vermektedirler. Büyük adam konusu, zamanımıza kadar düşünürlerin tartışmalarına sebep olmuştur. Büyük adam vardır veya yoktur lakin büyük işler, toplumu etkilemiş önemli fikirler vardır ve ortadadır.
Atatürk’te adının yanına “büyük” sıfatı konmasa da yaptığı işler büyük olarak ortada kalacak nadir kişilerdendir. Büyük adamlara büyüteçlerle bakan eleştiricilerle, onları dürbünün ters tarafıyla izleyen müşkülpesentler hep yanılacaklardır. Çünkü büyük adamlar yakından herkes gibi olağan, ama yaptıklarıyla uzaktan başklarına benzemeyecek kadar dikkat çekici kişilerdir.
Atatürk’e on iki yıl gece gündüz, günün yirmi dört saatinde hizmet etmiş Cemal Granda’nın bu anıları onu insan sözlüğünün anlamı içinde pek güzel canlandırmaktadır. Onun hakkında yazılmış bütün anılardan bu kitabı değişik olmasının nedeni budur. Bu Kitapta, fotoğraflardaki Atatürk’ü, nutuklardaki Atatürk’ü, bayramlardaki, merasimlerdeki Atatürk’ü değil, Türkiye Cumhuriyeti nüfusuna kayıtlı, Vatandaş Mustafa Kemal’i görüyoruz.
Sayın Cemal Granda’ya bize Atatürk’ü böylesine yakından seyrettirme fırsatı verdiği için teşekkür ederiz. Bununla anlıyoruz ki, şimdi o bizden başkası değil, daha çok bizden biridir.2
TURGUT FETHİ

1Yayıncının Önsözü, Özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY KENTKİTAP, Ankara, 2012
21971 Tarihli Birinci Baskısının Önsözü, Özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.13-14.

Cemal Granda’nın Önsözü
Yemyeşil Yalova sırtlarında emekli ikramiyesiyle yaptırdığım minicik bahçeli evimde ömrümü tamamlarken, Büyük Atatürk’e ilişkin on iki yıllık hizmet yıllarım da bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Bu eşsiz insanı yakından tanıdığım, O’na geceli gündüzlü hizmet ettiğim için de kendimi şanslı sayıyorum. Bir daha dünyaya gelmiş olsaydım eğer, yine Atatürk’ün hizmetkârı olarak yaşamayı ve kalmayı isterdim. O’nun yakınında, O’nun yanında yeniden yaşamak, yaşayabilmek, ne yüce bir şey olurdu benim için.
Kamarotluktan, aklımın kenarından bile geçmeyen bir işe, yani Atatürk’ün hizmetkârlığına gelişimin ilginç bir öyküsü vardır: 1910 yılında İzmir’in Salihli ilçesinde dünyaya gelmişim. Baş komiser Mustafa Kamil Efendi’nin oğluyum. Küçük yaşta Bursa’ya gitmiştik. Hoca Alizade Mektebi’nde okudum. On beş yaşımdayken ailece İstanbul’a geldik. Kandilli’de oturuyorduk. O zamanlar Seyrü Sefain (Deniz İşletmeleri) İdaresi’nde kamara şefi olan komşumuz, Hüseyin Kip, beni gemilere yazdırdı. Henüz çocuk denecek yaşta, kısa pantolonlu, tüysüz bir çırak olarak işe başladım. İlk görevim, Karadeniz-Akdeniz seferini yapan Reşitpaşa Vapuru’nda stajyer kamarotluktu.
12 Haziran 1926’da seyyar sergi haline getirilen Karadeniz Vapuru’yla Avrupa Limanlarında uzun bir geziye çıktım. Üç ay beş gün süren bu gezi sırasında Cezayir, Bona, Barcelona, Cebelitarık, Tanca, Londra, Hamburg, Elbe kanalıyla Stockholm’e geçtik. İsveç, Norveç, Hollanda limanlarını dolaştıktan sonra Leningard’a gittim. Rus Çarı’nın sarayını, müzeleri gezdim. O devirde Rusya’da cami ve kiliseler açıktı. Dönüş Anvers, Marsilya, Napoli, Cenova, Çanakkale yoluyla oldu. 5 Eylül 1926’da İstanbul’a döndüm. Aynı işletmede kamarotluk olarak çalışmaya başladım.
Karadeniz Vapuru’nda iki İtalyan metrdotel vardı. Birinin adı Giovanni, öbürünün ki Fontana idi. Çok şık giyinen, metrdoteller o dönemde ayda bin lira para alıyorlardı. Öyle ki, günde üç kez elbise değiştirdikleri bile oluyordu. İşte bu İtalyanlar bende önüne geçilmez bir heves uyandırmışlardı. Onlara imrenerek garsonluğa geçmeye karar verdim.
Atatürk’ü o zamana kadar hiç görmemiştim. Yalnız bir keresinde Karadeniz Vapuru’yla geziye çıktığımızda bir telsiz gelmiş, Atatürk’ü Bandırmaya götürmemiz istenmişti. Geri dönüp Mudanya’dan Atatürk’ü aldık ve götürüp Bandırma’ya bıraktır. Gerek Mudanya’da gemiye binerken, Bandırma iskelesine çıkarken filikaların arasından uzaktan korka korka seyretmiştim. O’nun hizmetkârı olacağım o zaman aklımın ucundan bile geçmemişti. Biri çıkıp ta o an bunu bana söylemiş olsaydı, karşımdaki kişiye herhalde çıldırmış gözüyle bakardım.
Soyadımı çok kimse garip bulup, bunun anlamını öğrenmek istediği için burada değinmeden geçemeyeceğim. Soyadı Kanunu çıktığı zaman herkes beğendiğini alıyordu. Bunların içinde gemilerde ikinci direk anlamına gelen “meslekten” bir soyadı seçtim ve “Granda”yı aldım. Gençlik yıllarında olduğumuz için hepimiz o dönemin bir sinema yıldızına âşıktık. Benim ünlü yıldız Karmen Miranda’ya âşık olduğumu bilmeyen yok gibiydi. Hiç olmazsa alacağım soyadı sevgilimin adıyla kafiye olur diye düşünmüştüm. Her ay Tayyare Piyangosu alıyordum. Kazanıp milyoner olacak, gidip Miranda’yı alacaktım. Böylece “Granda” soyadı yerleşip kaldı bende.
Büyük Atatürk’ün hizmetine girdiğim 3 Temmuz 1927’den, ölümü olan 10 Kasım 1938’e kadar yanında geçen on iki yıllık dönemde anılarımdan hatırda kalabilmiş olanları 1947 yazında not etmeye başladım. Bunlardan bir yapıt haline gelebileceğini doğrusu ya, düşünmemiştim. Atatürk’ün hizmetkârı bulunduğum yıllarda, Falih Rıfkı Atay’ın Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan, Samsun-Ankara demiryolunu anlatan “Beş Yıllık Tren Tarihi” adlı yazısını okumuştum. Bu yazarı pek sevmezdim, fakat yazısı hoşuma gitmişti. Akşam sofraya geldiğinde “Bugünkü yazınız çok güzeldi” demekten kendimi alamadım. Ruşen Eşref Ünaydın da yanındaydı. Hiç beklemiyordum, birden “Sen de yazarsın istersen” dedi. Şaşırmıştım. “Nasıl yazarım?” diye sormuş bulundum. “Konuşuyorsun mademki yazarsın. Böyle konuştuğun gibi yaz” dedi. İşte bu anıların hazırlanmasında, Falih Rıfkı Atay’ın o günkü sözlerinin verdiği cesaretin de rolü olmuştur.
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin de bu anıların yazılmasında etkisi olmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra Kılıç Ali’yi Nişantaşı’ndaki evinde ziyarete gitmiştim. Yazı yazıyordu. Elindeki yazıları işaret ederek “Cemal, bu yazı 1926’daki Büyük Nutku” dedi. “1926 değil, 1927’dir” diye düzelttim. Dikkatim hoşuna gitti. “Sen de yazsana hatırladıklarını” demez mi? Sonra elindeki ufak kâğıtları göstererek “Notlarını böyle ufak kâğıtlara yaz, sonra onları genişletirsin” dedi. İki ufak not defterine aklıma geldikçe karaladım.
Atatürk’ün ölümünden sonra çok sıkıntıya düşmüş, üzüntülü günler yaşamıştım. Sekiz yüz lira emekli aylığıyla ayrıldığım son işim Denizcilik Bankası’nın Termal Oteli Mübayaa Memurluğu’na gelinceye kadar başımdan hayli şey geçmişti. İstanbul’da bir işe tutunamıyordum. Sonunda Atatürk döneminin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a gidip başıma gelenleri anlattım ve bana bir iş bulmasını istedim. Zonguldak Etibank Ereğli Kömür İşletmeleri İdare Amirliği Servisi’ne girmem, İşte Soyak’ın aracılığıyla olmuşturç Orada Daireler müdürü olan kardeşi İhsan Soyak’a telefon edip beni Zonguldak’a yolladı. Görevim kırka yakın yapının kontrolü, bekçi ve odacıların giyinmeleri ve temizliğe uymalarını sağlamaktı. Çok boş zamanım oluyordu.
Bir gün aklıma geldi. On iki yıl Atatürk’Ün yanında kaldım. O’na değinen anıları kafamda toplayıp, şöyle ufak ufak birer sayfa yazsam hem gecelerim boş geçmemiş olur, hem de ileride bir yarar sağlar diye düşündüm. Ve başladım yazmaya... Eskiyi hatırlamak kolay değildi. Bir sayfa yazınca külçe gibi oluyordum. On bir ayda 210 sayfa yazabildim. Böylece bu kitabın özü olan notlar ortaya çıktı.
1959 yılında şehir Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü olan Kemal Onan (Con Kemal) bu yazıları gördü ve yayınlamayı istedi. O sıralarda Turhan Gürkan’la tanıştım. Günlerce oturup, bazen gazete idarehanesinde, bazen Nuruosmaniye’deki ikbal Kıraathanesi’nde notları birer birer elden geçirdik. Böylece Atatürk’e ilişkin anılarım, Turhan Gürkan’ın kalemiyle ilk kez 1959 yılında halkın önüne çıktı. Anıların genişletişmiş ilk hali 4 Mart-31 Mayıs 1959 tarihleri arasında yayınlandı. Bunların içinde unutulanlar vardı. Sonradan yapılan eklerle böyle bir yapıt çıktı ortaya.
Çok zorluk içinde yazdığımı hatırladıkça üzülüyorum. Normal kafayla ve zamanında yazabilseydim, çok daha iyi sonuç alınabilirdi bu kitaptan. Hayatta çok hırpalandım. Bu da zekâyı etkiliyor. Sonradan hatırlayabildiklerim işte önünüzde.3
----------------------------------

3 Cemal Granda’nın Önsözü, Tam Metin, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.15-18.


Not: Cemal Granda’nın hatıratları ayrı bölümlerden oluşması sebebiyle, aşağıda çıkarılan özette; Kitabın arka sayfasında yer alan ve önemli sayılacak kısımlar ek edilmiştir.

Saraya Çağrıldım
1927 yılının güneşli bir temmuz günüydü. O zaman şimdiki Dış Hatlar İşletmesi olan Sultan Aziz zamanında kurulmuş Seyrü Sefain İdaresi’nde çalışıyordum. Henüz 17 yaşındaydım. O zamanlar çok çalışkandım. Dikkatleri çekmiş ki bir gün beni müdüriyete çağırıp:
- “Seni Saraya göndereceğiz, hazır ol” dediler.
Heyecandan az daha yüreğim ağzıma gelecekti. Atatürk’ün hizmetine gireceğimi sezinlemiştim, heyecanım bu yüzdendi. Saraya gönderileceğimi hemen arkadaşlarıma açtım.
Kimi:
- “Çok sert adam...”
Kimi:
- “Gece hizmeti çok zor” diye maneviyatımı bozuyor, beni caydırmaya çalışıyor, sonra da:
- “Sen bilirsin, yine de git istersen” diyorlardı.
O gece uykum kaçtı. Kendi kendime:
- “Haydi, Cemal” diyordum. “Göster kendini. Talih kuşu insanın başına bir kere konarmış, bu herkese nasip olmaz . Senin şansın varmış ki, böyle büyük bir adamın hizmetine çağrıldın. Aptallık etme bunlar seni kıskandıkları için böyle konuşuyorlar” diyordum.
Ertesi gün sevinçten kabıma sığmıyordum. Günlerden 3 Temmuz’du. O gün yeni görevime başlayacaktım. Bana o zaman çok ünlü olan Galatasaray’daki Trink Mağazası’ndan bana güzel bir smokin, rugan pabuç almışlardı. Bunaltıcı sıcağın etkisiyle buram buram ter döküyordum. Fakat bu kıyafetler içinde o kadar şıktım ki.
Atatürk, benden iki gün evvel 1 Temmuz Cuma günü İstanbul’a gelip Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmişti. İşte beni buraya götürüyorlardı. Devlet Denizyolları Başmüfettişliğinde bulunan Muzaffer Bey’le rıhtımda bekleyen Çankaya Motoruna bindik. Muzaffer Bey talimatları veriyordu bana, ancak ben o anlarda hayal evrenindeydim. “Çocuğum seni şimdi Saraya götürüyorum. Orada çok dikkatli olman lazım. Orada ne görürsen, ne duyarsan, gördüğünü görmezlikten, işittiğini işitmezlikten geleceksin. Senin için çok iyi olur” diyerek öğüt veriyordu.
Motorumuz, Boğaz’ın mavi sualrını yararak Dolmabahçe Sarayı’na yanaştı. Rıhtıma ayak bastığımız zaman heyecanım haddini bulmuştu.
Atatürk duyduğuma göre padişahların oturduğu saraylarda oturmaya önceleri hiç niyetli değilmiş. Hatta kız kardeşi Makbule Atadan ağabeysini misafir etmek için Kuruçeşme’deki evi baştan aşağıya silip süpürmüş, O’na layık bir hale getirmeye çalışmış. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk kez geldiği İstanbul’da, ilk gün Dolmabahçe’ye merasim icabı uğramış. Makbule Atadan, hem kendisini karşılayıp hoş geldin demek, hem de evine götürmek üzere Saray’a gittiğinde sevinç içinde gördüğü Atatürk’ün birden keyfi, neşesi kaçıvermiş. O sırada kendisine mektup getirmişler. Mektubu yazan “Sarayda oturmaya hakkın yok” diyormuş. Mektubu da “Bak, hain ne yazmış. İmzasını bile atmamış” diye kız kardeşine uzatmış. Sonradan Makbule atadan “Ağabeyimin Saray’da kalmasına sebep olan bu mektuptur. Çünkü Saray’da kalmaya niyeti yoktu. İlk gün merasiminden sonra bize gelecekti. Bu gibi tehditleri hiç sevmez, sinirlenirdi” demişti.
Atatürk İstanbul’a, Derince’den bindiği Ertuğrul yatı ile gelmiş, görülmemiş bir karşılama töreni yapılmıştı. Dolmabahçe Sarayı’na çıkınca da büyük merasim kapısının arkasındaki salonda İstanbul’un her sınıf halkının temsilcilerini kabul etmiş “Hoş Geldiniz” diyenlere verdiği tarihi cevapta, “Artık bu Saray Tanrı’nın yeryüzündeki gölgelerinin değil, gölge olmayan, gerçek olan milletin Sarayı’dır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmaktan bahtiyarım” demişti. Atatürk bir daha dolmabahçeden ayrılmadı. İstanbul’a her gelişinde orada kaldı. Hayata da orada gözlerini yumdu.
Muzaffer Bey önde, ben arkada, zaman özel kalem müdürü olan, sonradan umumi kâtipliğe yükselen Atatürk’ün mahremiyetine kadar girenlerden biri olan Hasan Rıza Soyak’ın karşısına çıktık.
Atatürk’ün en güvendiği insanların başında geldiğini zamanla anladığım Hasan Rıza Soyak, adımı, yaşımı sorup, Salihli’li olduğumu öğrendikten sonra zile bastı, Başsofracı İbrahim (Ergüven) Efendi’yi çağırdı. Beni teslim alan başsofracı da koridorlarda yürürken aynı soruları soruyor, nereli, kim olduğumu, bundan önce nerelerde çalıştığımı öğreniyordu.
Böylece Saray’ın harem kısmına şimdiki adıyla Hususi Daire’ye geldik. Benim de böylece Saray hayatım başlamış oldu. 4
Açınız Perdeleri
Vaktiyle Son Halife Abdülmecid Efendi’nin yemek salonu olan bu daire gayet güzel döşenmişti. Ortada çok güzel süslenmiş bir sofra vardı. İbrahim, Nuri ve ben, Atatürk’ün salona gelmesini bekliyorduk. Saat 14’e doğru kız kardeşi Makbule Atadan, manevi kızlarından Rukiye, Sabiha, Zehra Hanımlarla, üçüncü kâtip Tevfik Bey olduğu halde yukarı odayı salona bağlayan merdivenlerden indi. Dimdik ayakta duran Atatürk:
- “Açınız Perdeleri” diye seslendi.
Atatürk’ün ağzından duyduğum ilk ses işte budur. O gün dikkatle Atatürk’ün nasıl yemek yediğini incelediğim için yemek listesi aklımdadır. İlk yemek güzel bir ordövr (yemek altı), ikinci yemek püreli tavuk, üçüncü kuşkonmaz, meyve olarak ananas kompostusu bulunuyordu.
Gezintiden sonra sofra faslı başlıyor ve çok geç saatlere dek sürüyordu. İçkili olan akşam yemeklerinde yakın arkadaşları, kabine üyeleri de hazır bulunuyor, birçok memleket meseleleri burada hallediliyordu. Sofrasına belirli mesleklerdeki eski dostları ve silah arkadaşlarından başka, bilim, sanat, ticaret, endüstri dünyasının tanınmış kişilerini topluca çağırdığı da olurdu. Bu hal 1938 yılı Haziran’ına dek, yani hastalığı kendisine değişik bir yaşayışı zorunlu kılıncaya kadar sürüp gitti.
------------------
4 Saraya Çağrıldım, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.23-26.
------------------
Saray’a yani Atatürk’ün hizmetine gireli on beş gün olduğu halde Atatürk, o güne kadar bir kez bile dönüp yüzüme bakmamış, kim olduğumu da sormak gereğini duymamıştı. Önceleri önemsemediğim bul hal, yavaş yavaş bana koymaya başlamıştı. Kendi kendime “ Sabret Cemal, elbet bir gün konuşacak seni tanıyacak” diyordum. 5

Ne Yer Ne İçerdi?

Atatürk sabah erken kalkmazdı. Geceleri çok, çoğunlukla şafak sökerken yattığı için, gündüz saat on bir, on ikiye doğru kalkar, zile basardı. Hemen bir fincan kahveyle o günkü gazeteleri götürürdüm. Kahveyi orta şekerli içerdi. Bazen şezlonga uzanır uzun uzun günlük gazeteleri okurdu. Bu yaklaşık bir buçuk saat kadar sürerdi.
Sonra banyosunu yapardı. Temizlik konusunda gayet titizdi. Kış, yaz farketmeden hergün istisnasız banyo yapar, çamaşır değiştirirdi. Giyimine özen gösterir, traşsız katiyen gezmezdi. Banyodan çıkınca soğuk ayranla bir dilim francala yerdi. Binde bir konuk olursa onunla birlikte ayıp olmasın diye yemek yerdi. Bazen sütlü kahveyle çay istediği de olurdu.
Akşam yemeklerini ise kesinlikle arkadaşlarıyla yemek alışkanlığındaydı. Çankaya ve Dolmabahçe Sarayı’ndaki akşam yemeklerinde sayısı ondan aşağı düşmeyen bir davetli topluluğu her zman hazır bulunurdu. Memleket meselelerinin görüşüldüğü bu toplantılarda herkesin düşüncesini öğrenmek isterdi. Fakat yine de bildiğinden şaşmaz kendi kararını uygulardı.
Atatürk’ün sofrası günlük olayların dışında harf devrimi , din devrimi gibi yeni ve heyecanlı konular da ortaya attığı olurdu. Bazen herkesi şaşırtan bu konulardan alacağı olumlu cevaplar da, olumsuz cevaplar da çok hoşuna giderdi. Sofra konuşmalarını hep kendi açar, başkasının konu açmasına meydan vermezdi.
Sofraya katılacak olanları Atatürk seçerdi. Önceden kimin geleceği pek belli olmazdı. Sonradan çağırtılıp, sofraya alınanlar da olurdu. Özel kalem önceden seçilenlere haber gönderip, Atatürk’ün çağrısını bildirirdi. Özel Kalem Müdürü telefon edip;
- “Gazi Hazretleri sizi bu akşam bekliyorlar” derdi.
Açık konuşanları sever ve yanında her şeyin konuşulmasını isterdi. Bu yüzden sık sık ileri geri konuşanlara rastlanırdı. İşten ve yurt gezilerinden artan bütün ömrü sofrada geçmiştir denilebilir. Fakat burası hiç bir zaman bir içki ve cümbüş bayağılığına inmemiş, bir sohbet ve tartışma meclisi olarak kalmıştır.
Resmi görüşmelerinde son derece titiz ve törenci olan Atatürk’ün özel hayatındaki samimiyeti, dünyadaki pek az devlet adamına nasip olmuştur, denilebilir.
Danışmaya bazen o kadar önem verirdi ki, aklından geçen meseleler hakkında çok zaman hiç olmadık insanların görüşünü aldığı bile olmuştur. Sonunda yine kendi görüşünü uygulayacağını bildiği halde bunu sofradakiler de hep bilirlerdi. Hiç kimsenin hor görülmesine dayanamazdı.
-----------
5 Ne Yer Ne İçerdi? özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.27-29.
-------------
Her gece içtiği halde Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedim, duymadım. Aksini iddia edenler varsa, bunların yaptıkları düpedüz dedikodudan başka bir şey değildir. Ölümünden sonra çekememezlik ve kıskançlarından Atatürk’ün sofrasını sarhoşluk, ayyaşlık ve zevke düşkünlükle kötülemek isteyenler oldu ama bu çabalar ne kadar boşunadır. O’nun yaşantısı bütün açıklığıyla meydandaydı. Gizlenecek bir yönü yoktu ki... Halkın sofrasıydı.6

Kemal mi Kamal Mı?
Doğumundan ölümüne dek çeşitli adlar kullanan Atatürk’ün son kartvizitinde (Kamal Atatürk) yazılıdır. Bir vesile ile alıp sakladığım bu tarihi kartvizit, hala misafir odamdaki büfenin çekmecesinde özel bir muhafaza içinde durur. Atatürk hakkında çıkan birçok kitapta “Kemal Atatürk” yazdığı halde O’nun son adı “Kamal Atatürk” olarak tarihe geçmiştir. Hatta Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dış duvarındaki bir vecizesinin altında da “Kamal” adı okunmaktadır.
Çankaya’daki kitaplıkta boş zamanlarımda karıştırdığım kitaplarda, Atatürk’ün şu adlarına rastlamıştım:
Atatürk’ün öz adı, 1881’de konulan Mustafa’ydı. Arapça olan ve “seçkin” anlamına gelen Mustafa adını, tarihimizde pek çok ünlü taşımıştır. 1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyede matematik derslerinde başarı gösteren Mustafa’ya, kendi adı da Mustafa olan riyaziye hocası “İkimizin adı da Mustafa. Bu böyle olmayacak. Aramızda bir fark bulunalı. Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” demiş. O zamandan sonra Mustafa Kemal adını alan Atatürk’ün adı da, okul kütüğüne böyle işlenmiş.
Atatürk uzun yıllar taşıdığı Mustafa Kemal adını, yazmada ve imza etmede güçlük doğurduğu için kısaltarak, M. Kemal olarak kullanmıştır. Birçok metinlerde M. Kemal adına rastlanır. 1 Nisan 1916’da Çanakkale’de gösterdiği başarıdan sonra rütbesi tuğgeneralliğe yükselen Atatürk’ün “Paşa” sıfatı ise ölümüne dek sürmüştür. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra adını uzun bularak Mustafa’yı kullanmamış, sadece Kemal’i kullanmıştır. Soyadı Kanunu’ndan sonra aldığı yeni harflerle yazılmış nüfus hüviyet cüzdanında adı (Mustafa’sı atılarak) sadece “Kemal” olarak yazılıdır.
“Atatürk” soyadını başkalarının almamasına ilişkin kanunda da öz adı “Kemal” diye yazılıdır.
TBMM 19 Eylül 1921’de bir kanunla O’na müşirlik ve gazilik unvanı vermiştir. Atatürk kendisine verilen “Gazi” sanını çok beğenmişi birçok imzasının üstüne ya da başına “Gazi” diye yazmıştır. Zamanla “Gazi M.Kemal Paşa” adı kısaltılarak “Gazi Paşa” ve en sonunda “Gazi” olarak anılmaya başlanmıştır. Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i kurduktan sonra yaptığı devrimlere “Soyadı”nı da eklemekte gecikmedi. Birçok tanıdıklarına soyadlarını kendi vermiştir. Örneğin; İsmet İnönü’nün, Falih Rıfkı Atay’ın, Fahri Korutürk’ün, Fahrettin Altay’ın ve daha pek çok yakınının soyadını Atatürk vermiştir.
Mustafa Kemal Soyadı Kanunu’ndan sonra hangi soyadı alacağını düşünüyordu. Bu konuda sofrada tartışmalar yapıyor, herkes farklı bir fikir ortaya atıyordu.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti Başkanı Saffet Arıkan, Dil Bayramı nedeniyle 26 Eylül 1934 tarihinde “Ulu
----------------
6 Açınız Perdeleri, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.39-43.
-------------------

Önderimiz Atatürk Mustafa Kemal” diye başlayan bir konuşma hazırlamıştı. Mustafa Kemal, buradaki “Atatürk” sözünü çok güzel bir buluş diye niteledi. Sonunda da bunu kullanmaya başladı. Atatürk soyadını almasında Prof. Afet İnan’ın rolü büyüktür.
Giderek “Gazi M.Kemal Atatürk” diye anılmaya başlandı. En sonunda başındaki mim de atılarak Kemal Atatürk denmeye başlandı. Atatürk’ün imzalarını K. Atatürk diye attığını hatırlarım. Zamanla baştaki “K” harfi de kayboldu. Bütün dünya ve Türklük evreni Atatürk olarak anmaya başladı.
Bazı yerlerde ve gazetelerde Atatürk’ün adı “Ata” olarak kısaltılmış, hatta şiirlerde, yazılarda “Atam” olarak ifade edilmeye başlanmıştı. Atatürk bu kelimeye kızıp “Ben Atatürk’üm adım Ata değil” dediğini hatırlıyorum. Ancak ülke “Ata” kelimesine ölümünden sonra daha da alıştı.
Türk dilinin sadeleşmesine, özleşmesine, yabancı sözlerden arınmasına önem verildiği günlerdeydi. “Kemal”in Arapça olduğu ve Türkçede “Kamal” diye bir söz bulunduğu ileri sürülmüş. Atatürk de bu görüşü uygun bularak Kemal yerine Kamal diye yazmaya başlamış. Bir akşam sofrasında üç kadeh içkiden sonra Atatürk bize dönerek şaka şeklinde:
- “Dünyada ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir...” dedi.
Sofracı Kemal şaşaladı. Ne diyeceğini bilemedi. Toparlandı. Dili tutulmuş gibiydi. Gözlerini Atatürk’ün yüzünden ayıramıyordu. Hepimiz bunun altından ne çıkacak diye beklerken, Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
- “Haa anladım. Sen bana bakıyorsun. Sen de Kemal’sin demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemal’ler başının çaresine baksın ...” dedi.
Atatürk’ün son kartvizitinde “Kamal Atatürk” yazılıydı ve bu kartivizit, ölümüne dek değişmedi. Fakat ben bu Kamal adını hiç tutmadım. Bu adı niye almış? Mustafa Kemal bütün harekât ve devrimlerde o zamanın insanları üzerinde etki yapmıştı. Cengâver bir insan idi. Kamal adını nereden çıkardılar bilemiyorum... 7

Bizim Villamız Yok

Cumhurbaşkanlığı Umumi Kâtibi, Milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ün sofrasından hiç eksik olmazdı. Bir gün ölüm konusu açılmış. Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın’a:
- “Yahu, Allah muhafaza, bir gün bana bir şey olursa bu çocukların hali ne olur?” Diye bizi işaret ederek soru sormuş, Ruşen Eşref’de şöyle demişti:
- “Paşam, biz varız ya?”
Bugün Napolyon’un uşaklarının torunlarının bile Paris’te Seine Nehri kıyısında villaları, köşkleri var. Varlık içinde yüzüyorlar.
Atatürk sanki bizim geleceğimizi okumuş gibi o soruyu sormuş. Bize değil, villa, O’ndan sonra su bile vermediler. Yalova kaplıcalarındaki mübayaa memurluğundan 800 lirayla emekliye ayrıldım. Gördüğüm servet bundan ibaret.
-----------
7 Kemal mi, Kamal mı? özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.44-48.
-------------
Atatürk’ün ölümünden sonra vasiyetnamesi açıklandığı zaman bir ikinci vasiyetnamenin daha bulunduğu, bunda Atatürk’ün çok sevdiği hizmetçi, berber, odaco gibi özel hayatında beraber olduğu kişilere ilişkin maddeler bulunduığu, fakat sonradan bu vasiyetnamenin yok edildiği yolunda söylentiler çıkmıştı. Arkadaşlar bunu araştırdı fakat somut bir şey oraya çıkmadı.
Geçen yıl İsmet Bozdağ, Tercüman gazetesindeki bir yazısında ikinci vasiyetname konusuna değinerek bu vasiyetnamenin Kılıç Ali’de olduğunu söylemişti. Kılıç Ali’nin “Ben ölmeden açmayın” dediği vasiyetname eğer gerçekten varsa ne oldu? Kılıç Ali’Nin ölümünden sonra eşine bunu sorduğumuzda şu karşılığı vermişti: “Oğlu Altemur Kılıç, evdeki bütün evrakları toplayıp gitti. Vasiyetname varsa açıklasın.” 8

Kafa Ölçüsü
Şapka Devrimi’den sonra fes bir kenara atılmış, herkes şapka giymeye başlamıştı. Şapkayla beraber, bunu giyecek olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı. 1930 yılında Ankara’dayız. O zamanın Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip elindeki bir makineyle herkesin kafatasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Yani biz hizmetkârların konuşmalarına göre hayvan mı, insan mı? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafallar Dolikosefal, 81’den ileri olanlar Brakisefaldi.
Atatürk’ün başı ölçüldü. 81 çıktı. Sevinmiye başlamıştım. Atatürk benimkini ölçtürdüğünde benim de 81 çıkmıştı. Atatürk’le aynı kafa ölçüsünü taşıyordum. Fakat sevincim uzun sürmedi. Atatürk:
- “Olamaz! O hayvan kafalıdır. Bir yanlışlık olmasın” dedi.
Neredeyse ağlayacaktım. Alındığımı anlayınca gülmeye başladı. Tekrar dalıma basarak,
- “Baksana Çelebi’nin kafasına. O melon kafanın benimkiyle ilgisi var mı?” dedi.9

Çevresindeki Asalaklar
Atatürk’ün sofracısı olduğum için çok temiz giyiniyordum. Elbisem her zaman ütülü, beyaz gömleğim kolalı ve çok şıktım. Davetlilerden birçoğu şıklığımı kıskanır ve giyimimi benzetmeye çalışırdı.
Cumhuriyet yeni kurulmuştu. Çok kimse giyim devrini kavrayamamış ya da henüz benimseyememişti. Aralarında talihsiz, cahil olanlar da vardı. Fakat kısa zamanda yaşadıkları ortama uymasını biliyor, en centilmen diplomattan daha centilmen kesiliyorlardı.
Bunlardan bazıları okuma yazma bile bilmedikleri halde evlerine çok büyük kitaplıklar yaptırmışlardı. Örneğin, Atatürk biratlas ya da kitap aradığı zaman, kitaplıktan biz gider, bunları çıkarırdık. Atatürk’e onlar kendileri bulmuş gibi götürüp verirlerdi. İçlerin de çok zekileri de vardı. Atatürk herhangi bir emir verse, onlar bunu istedikleri şekle sokra, kendilerine işten pay çıkarırlardı. Oysa bu işleri zavallı memurlar, uşaklar görür, hazıra onlar konar, her zman her yerde birer silahşör kesilirlerdi.
--------------
8 Bizim Villamız Yok, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.53-54.
9 Kafa Ölçüsü, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.61.
------------
Fakat bütün bunlar Atatürk’ün hiç gözünden kaçmaz, onları inceden inceye alaya alır, bazen karşılık veremeyecekleri sorular sorardı. Atatürk’ün şaşırtıcı soruları ve mantık oyunları karşısında bunların döükülüşleri görülecek şeydi.10

İçkisine Karışanlar
Atatürk’ün içki içmesine karşı olanların başında umumi kâtip Yusuf Hikmet Bayur geliyordu. Atatürk’ü içkisinden caydırmak için türlü bahaneler bulur, hiç birini başaramazdı.
Atatürk çok içmezdi, içmesini bilirdi, konuşa konuşa, ağır ağır içerdi. Sarhoş olduğunu bir kez bile görmedim. Taşkın bir hareketine hiç rastlamadım.
Hikmet Bayur, erken saatlerde Atatürk’e gelir, o günkü ajans bültenlerini getirir ve kendisinden emir alırdı. Atatürk’ün yorgun halini gören Bayur dayanamaz:
“Paşam yine renginiz yerinde değil, çok yorgun ve bitkinsiniz. Şu içkiyi bukadar içmeseniz daha iyi olur” derdi.
Bu karışmaya Atatürk’ün canı sıkılır ama hiç belli etmemeye çalışarak:
“ A Hikmet Bey, ben rakıyı şimdi değil, daha Harbiye talebesiyken içerdim. Bugüne kadar da hiç zararını görmedim” diye karşılık verirdi. Bayur bunun altında kalmazdı:
“Muhterem Paşam, bu gün belki zararını görmediğinizi sanırsınız, fakat yarın göreceksiniz. Siz bu memlekete lazımsınız. Kendinize acımıyorsanız bari bu millete acıyın. Bu millet sizin varlığınızla vardır. Ne olur şu içkiyi az için.”
Atatürk, Hikmet Bayur’un içinde kötülük olmadığını, kendisini herkesten çok sevdiğini biliyordu. Fakat bir gün canına tak demiş olacak ki, Hikmet Bayur yine içkiyi kötüleyen konferansına başladığı sırada birden bire sözü başka yana çevirerek:
“Bu günkü işler arasında ne var bakalım?” diye sordu. Atatürk o an yine sinirlendiğini belli etmemişti ama kararını vermişti. Bu içki aleyhtarı konferanslara artık son verecekti. Üç gün sonra mesele anlaşıldı. Akşam sofrada Atatürk, Hikmet Bayur ile beraber hepimizi şaşırtan şu haberi veriyordu:
“Hikmet Bey, seni Kabil’e sefir yapalım. Git, oraları gör; hatta gerekirse Hindistana’a kadar gi. Oralar hakkında bilgi edin. Oku, öğren ve ilim getir. Bize bu yolda faydalı ol” dedi.
Bu suretle Hikmet Bayur’un Kabil Büyükelçiliğine atanma emri verilmiş oluyordu. Hikmet Bayur hareketinden önce veda için Köşk’e geldi. Atatürk, onu salonda ayağa kalkarak karşıladı. Giderken de kapıya kadar elini omzuna koyarak uğurladı. Bayur bir kaç gün sonra ayrılarak Kabil’e gitti. Bana öyle geliyor ki, bu atanma, Bayur’un yurda hizmet kaygısı, yalansız olarak Atatürk’e içki içmemesi öğüdü ve içmesine engel olma hareketinden geliyordu.11
----------
10 Çevresindeki Asalaklar, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.66-67.
11 İçkisine Karışanlar, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.68-69.
------------


Sofrayı Terk Ediyor
Dr. Reşit Galip, Atatürk’ün çok sevdiği ve nazını çektiği arkadaşlarından biriydi. Galip’in zekâsını, çalışkanlığını, yurtseverliğini, kendisine bağlılığını çok beğenirdi.
İşte Atatürk’le Reşit Galip arasında geçen oldukça ilginç bir tartışma vardır ki, birçokları tarafından yanlış bilinmektedir. Bir akşam sofrasında geçen bu tartışmayı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti. Bilenlerden biri olarak üstadın bu makalesini tamamlamaya çalışacağım.
Dolmabahçe Sarayı’nın harem kısmında (Hususi Daire) akşam sofrasını yeni kurmuştum. Mevsimlerden yazdı. Konuklar birer ikişer geldiler. Ruşen Eşref Ünaydın, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Şükrü Aras, Dr. Reşit Galip, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve bayanlar vardı.
Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına dek süren toplantının sonuna doğru, halkın eğitilmesiyle ilgili konular tartışılmaya başlandı. Milli Eğitim sorunlarını eleştirirken Reşit Galip’in ayağa kalktığını gördüm. Doktorun pek tabii sayılmayan bir hali vardı ve coşkuyla konuşuyordu.
O tarihte Halkevlerinin denetimi, Reşit Galip’in elindeydi. Reşit Galip söze, o zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca’dan yakınmayla başladı. Halkevlerinin temsil kollarında oynayacak piyeslerdeki kadın rolleri için Kız Lisesi’nden kendi istekleriyle seçilecek amatör ruhlu kadın öğretmenlere, Esat Hoca’nın izin vermediğini söyledi. Kadının bu kültür hareketinin dışında bırakılamayacağını, böyle bir hareketin devrimlerin ruhuna aykırı olduğunu belirttikten sonra sesini yükselterek:
- “Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor” diye sert bir dille konuşmaya başladı.
Atatürk biraz şaşkınlık, fakat büyük bir sabırla “Merak etmeyin, hepsi düzelecek” diye doktoru yatıştırmaya çalıştı.
Atatürk, doktoru bir kez daha sabır ve durgunluğa çağırdıktan sonra:
- “Siz böyle konuşmaya devam ederseniz ben size muhatap olmamakta mazurum” dedi.
Doktor ise,
- “Kabahat hep sizde, hocadır diye cahilleri hep başımıza koydunuz.”
Sofrada bir bomba etkisi yapan bu konuşma üzerine Atatürk:
- “Memlekete Maarif Vekili yok mu?”
- “…”
- “Var ya, Esat Hoca mükemmeldir” deyince Reşit Galip “Hayır” anlamında başını sallayarak,
- “Çok iyi ama çok da ihtiyar." Artık ondan geçmiştir. Bu memlekete daha dinç vekiller lazım.
Bunun üzerine Atatürk ile Reşit Galip arasında şu tartışma geçti
- “Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam, nasıl maarif vekili olamazmış?”
- “Değil seni okutmak, senin Allah’ını okutsa yine bu adam maarif vekili olamaz.”
Böyle bir konuşmanın Atatürk ile olacağı hiç kimsenin aklından bile geçmezdi. Hepimizin rengi sararmıştı. Korkudan titriyorduk. Konuklar donup kalmışlardı. Hiç beklemediğimiz bu tartışma, herkesi şaşkına çevirmişti. Ortalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes hareketsiz, bu patlak veren olayın nereye varacağını düşünüyordu. Sinirden titrediğini ve ellerini masaya dayadığını gördüğüm Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden, çok sakin bir şekilde şu buyruğu verdi:
- “Lütfen, masayı terk ediniz…”
O an biraz ferahladık. Reşit Galip kalkar gider diye, yarın da olay unutulur diye umutlandık. Ne yazık ki, sevincimiz bir iki saniye sürdü. Çünkü Reşit Galip coşmuştu bir kez, ne karşılık verdi dersiniz?
- “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Gerçi biz saraydayız ama hocanız Hâce-i Sultani değildir. Cumhuriyette tenkit serbesttir…” diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalktı ve dedi ki:
- “Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim” diyerek eşi ve benzeri görülmemiş bir beyefendilik örneği göstererek, ayağa kalkıp, salondan çıkıp gitti.
Hemen arkasından koştum. Doğru Harem odasındaki yatak odasına girmişti. Ben de arkasından girdim. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk soyunana kadar bir kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü sapsarıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra, belki de hiç kimse, onunla böyle konuşmamıştı.
- “Çelebi efendi, desene ki, koynumuzda yılan büyütüyormuşuz” dedi.
Karşılık vermeyerek, yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktım. O sırada yaver, dağılmaya hazırlanan sofradakilere şu emri getirmişti: “Reis-i Cumhur hazretleri, kendileri varmış gibi sofranın devamını arzu ediyorlar”.
Yemek salonuna dönünce bir de ne göreyim. Reşit Galip, rakı kadehini dişlerinin arasına almış kemiriyor. Başucunda Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlardı. Öbür davetliler gitmişti. Reşit Galip başını kaldırıp beni görünce;
- “Çelebi bana bir kadeh rakı ver” diye bağırdı. Nasıl verebilirdim bu durumda?
- “Efendim kilerci uyumuş” diye atlatmaya çalıştım.
- “Demek bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı, desene. Öyleyse kalkıp gidelim” diye acı acı söylendi. Sonra Recep Zühtü ile Kılıç Ali’nin koluna girerek çıktılar.
Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’nın yolunu tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını Umumi Kâtip Tevfik Bey’den borç aldığını hatırlarım.
Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul’daydık. Saat 15 sularında yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana:
- “Çelebi efendi, şimdi Ankara’da Reşit Galip bey, bir konferans verecek onu dinleyelim mi?
Radyoyu koşup açtım. Reşit Galip’in Türk ocağı salonunda verdiği bir saatten fazla süren konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü.
- “Kendisini affettirdi” dedi
On beş gün kadar sonra, güzel bir sonbahar günü biz Ankara’ya gittik. Ertesi akşam, Reşit Galip’i sofraya çağırılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı. Atatürk bir ara Reşit Galip’e doğu eğildi. Sadece onun işitebileceği bir sesle,
- “Yarından itibaren Maarif vekilisiniz” dedi.
O günden sonra Reşit Galip Maarif Vekili oldu. Bir gün Köşkte Atatürk askerleri güreştirdi. Kendisi güreşmek istediği zaman askerler, “Yedi düvel sırtınızı yere getiremedi, biz mi getireceğiz” diyerek güreşe yanaşmıyorlardı. Atatürk eliyle askerlere işaret ederek Galip’i “altı okka” yapmaları için emir verdi. Askerler Reşit Galip’i üç kez havaya kaldırdılar. Sonrasında Atatürk eliyle “yeter” işareti yaptı ve Galip’i yere indirdiler. Sonra arkadaşlarına dönerek;
- “Biz istersek böyle de hareket edebiliriz” dedi.
Acaba Atatürk, bu oyunla, vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip’e centilmence bir ders mi vermek istemişti? Ama ben bunun şaka çerçevesini hiçbir zaman aşmadığını düşünüyorum.
Bir ara sofrada, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Atatürk’e:
- “Paşam” dedi. Reşit Galip’e bir demiş ki “Hitler bu gün konuşacak. Bunun üzerine Reşit Galip de şu cevabı vermiş: Bizim Hitler her gün konuşur.”
Atatürk bu lafa kızmak şöyle dursun, kahkahalarla gülmüştü.12
Kafese Girdi
Atatürk’ün bütün isteği özgür olmak, halkın arasında onlar gibi yaşamaktı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra hep böyle bir yaşamın özlemini çekti. Resmi kişilerin arasında aristokrat sofrasından sıkıldığını, bazı kereler kendi ağzından duymuşumdur. Halkın içinde şöyle bir koltuk meyhanesinde, dileğince içebilmek, O’nun için en vazgeçilmez tutkuydu. Bir gün yine Atatürk, halkın yaşadığı gibi yaşamamaktan acı acı yakınarak, “
- “Şöyle Karaköy’deki koltuk meyhanelerinde oturup, halkın arasında içmek, sonra aklıma esince bastonumu alıp Avrupa’ya gitmek ne iyi olurdu. Bıktım bu resmi hayattan, törenli şekilde yaşamaktan. O meyhaneler şimdi duruyor mu acaba?” diye hür olmak isteğini ortaya koyuyor ve şöyle ekliyordu:
- “ Tokatlayan’da oturuyorsun." Bir sürü insan etrafını çevirmiş. Ne rakıyı ne suyu rahat içebilirsin. Eskiden ne iyiydi. Koltuk meyhanelerine gider, bir tabureye oturur, rahatça yer içerdim de kimse farkında bile olmazdı. Nerde o günler? Şimdi bir yerde oturdum mu herkes beni seyrediyor.”

12 Sofrayı Terk Ediyor, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.79-86.
Atatürk, sınırlı yaşayıştan usanarak Nuri Conker’e iki de bir:
- “Bu Cumhur-i Reisliğini her seferinde benim üzerime yıkıyorsunuz. Ben asker adamım. Tarihte okuduk. Napolyonlar da Fransa’ya pek yararlı olmamışlardır. Benim de böyle olmayacağım ne malum? Bırakın da serbest gezeyim. Alayım elime bastonumu, Hindi Çin’i dolaşayım” derdi.
Atatürk’ün bu protokollü yaşayıştan usanarak ara sıra kaçtığı da olurdu. Bir gün Dolmabahçe Sarayı’ndan yalnız kalınca, canı çok sıkılmış. Bir başına dolaşıp hava almak istemiş. Garaja telefon edip bir araba getirmelerini emretmiş. Şoför arabayla kapıya gelince de çocuk gibi gizlice kapıdan çıkıp, arabaya atlamış ve kimseye görünmeden boğaza kadar gitmiş. Dolmabahçe’de görevli bir polis memuru şunu anlatmıştı:
- “Bir gün Atatürk, Saray’ın kapısına kadar geldi. Üzerinde sade bir gömlek ve pantolon vardı. Çevresine baka baka tramvay yoluna kadar yürüdü. Gelip geçen taşıtlara bakacağını sanmıştım. Bir aralık, yoldan geçen boş taksilerden birine işaret ederek durdurdu. Arabaya o kadar hızlı bindi ki, daha kıpırdamaya bile vakit kalmadan, O’nun şoföre yaptığı ‘çek’ işaretiyle arabanın gözden kaybolması bir oldu. Ne yapacağımı şaşırdım. Saray birbirine girdi. Her yerde Atatürk’ü aradılar. O gün Atatürk, Haramidere korusuna kadar gitmiş. Tek başına dolaşıp, özgürlüğün ve yalnız yaşamanın tadına bakmış.
Bir gece yine Dolmabahçe Sarayı’ndan herkes yattıktan sonra, Atatürk yatağından çıkıp, bilinmeyen bir semte gitmiş.
Saatlerce aradık yer bırakmamışlar, her tarafa telsizler çekilmiş. Saray’da kalanlar heyecan içinde bekliyoruz. Sonunda sabaha karşı Atatürk’ün izine rastlanmış. Kireçburnu’nda bir gazinoda olduğu tespit edilerek oraya gidilmiş. Vali Muhittin Üstündağ bir de ne görsün? Deniz kenarındaki bir gazinoda cümbüşlü bir eğlence… Sabah olmak üzere… Atatürk, üzerinde gelişigüzel bir elbise, başında kasket, sabahçı kahvelerinden çevresinde topladığı, balıkçılarla omuz omuza vermiş, kasap havası oynuyordu. Bir anda ne yapacağını, Atatürk’ü balıkçıların arasından kurtarıp, saraya nasıl götüreceğini düşünen Üstündağ, memurlarla birlikte, balıkçı kılığına girip, oyun halkasına katılmış ve balıkçıları birer birer eksilterek Atatürk’le omuz omuza kalmış.
Keyfi bozuldu diye önce Vali’yi paylayan Atatürk,
- “Yahu, felekten şöyle bir gece çalıp, keyfetmeye, alelade bir vatandaş gibi kendi başımıza eğlenmeye kalktık. Buna da sen engel oldun” demiş.13
Marifet Gibi Evlenmişiz
Bir gün sofrada kadınlar üzerine görüşmeler yapılıyor, kadın konusunda görüşmeler yapılıyor, kadın konusunda ortaya atılan düşünceleri Atatürk dikkatle dinliyordu. Bir erkeğin beraber yaşadığı bir kadından ayrıldıktan sonra, onun için yakışıksız sözler söylemesinin aleyhindeydi ve ısrarla bu düşünceyi savunuyordu Atatürk.
Atatürk’ün evliliği kısa sürmüş ve Latife Hanım’dan ayrıldıktan sonra bile, yeri gediği zaman ondan

13 Kafese Girdi, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.87-91.
saygıyla söz etmeyi alışkanlık haline getirmişti.
- “Bizim Latife Hanım kraliçe gibidir. Lisan bilir, sefir ağırlar, sosyetik misafirleri nasıl kabul edeceğini bilir, kültürlü, aydın kadındır.” Şeklindeki övücü sözleri çok kişinin kulağından gitmemiştir.
Bir gün Atatürk’e Armstrong’un kitabını getirdiler. Kitabı okuyunca kaşlarının çatıldığını gördüm. Okuduğu sayfa O’nun özel hayatıyla ilgili bölümdü.
- “Bu İngiliz benim evime giremez. Özel hayatıma nüfuz edemez. Bizim Latife Hanım Avrupa’da tahsil etmiştir. Ona bunları olsa olsa o yazdırmıştır. İngiliz, özel hayatımı bilir ama bir yere kadar bilir” dedi.
Daha sonra evlenme konusu açıldığında Atatürk’ün şöyle konuştuğunu hatırlarım:
- “Biz de bir zamanlar marifetmiş gibi evlenmiştik. Merasimlerle evlenmeyi bir marifet sanmıştık.”14
Karabekir İle Mustafa Kemal Kurtardıysa
Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk. Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas’la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.
Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona :
- “Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun, Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım... Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?
Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.
Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:
- “İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü... diye çıkıştı.
Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına dalınca da sessizce dışarı süzüldüm. Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı övüyordum. Bilmem ama çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:
Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli - Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?


14 Marifet Gibi Evlenmişiz, tam metin, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.111 – 112.
- “Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.”
- “Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu:”
- “Kütüphanenin neresinde biliyor musun?”
- “Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.”
- “Öyleyse al getir...”
Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyleyeyim, bir korku vardı.
O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelin ce durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum, Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın’a dönerek :
- “Oku... Dedi. Sonra bana baktı:”
- “Sen de dinle... Diye ekledi.”
Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu. Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikâyesiydi.
Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:
- “Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?”
- “O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez. “
- “Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?”
- “Emredersiniz.”
- “Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…
Ve kendisine şu görevi veriyor :
- “Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız.
Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun... Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.
Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri işi haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır. Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı :
- “Onun yerine Samsun’a çıkıp, askeri elbiselerimi yırtıp, üniformamı attıktan sonra Karabekir Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır...”
Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor. “Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı…” gibisinden sözler ediyordu.
Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu. O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara biraz sinirlenmiş olacak ki, birden şunları söyledi :
- “ Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım... Eğer bu memleketi bir Karabekir’le bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık... Oturup ağlamak lâzım!15
İnönü’nün Çocukları
Atatürk aralarındaki düşünce çatışmalarına karşın, İsmet İnönü’yü sever ve saygı gösterirdi. Bir gece akşam sofrasındayken, İsmet İnönü’yü ayağa kalkarak karşılamıştı. İnönü o gece sofraya telefonla çağrılmış ve birazda geç çağrılmıştı. İnönü’ye çok kızdığı zamanlarda bile yıllarca Başbakanlığını yapmış bu eski silah arkadaşı için olumsuz bir söz söylediğini duymadım.
Bir gün Çankaya’da şimdi adını hatırlamadığım bir kişi, Atatürk’ün İnönü hakkında beslediği duygularla ilgili şu anısını anlatmıştı:
Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulduğu günlerde fırka başkanı Fethi Okyar, vapurla İstanbul’dan İzmir’e gidiyormuş. O zaman İzmir Valisi olan Kazım Dirik Paşa, Atatürk’e bir telgraf göndererek, Fethi Okyar’ın bu geziden hemen geri döndürülmesini istemiş ve şöyle demiş telgrafında: “İzmirliler Fethi Bey’e büyük bir antipati besliyorlar. Eğer buraya ayak basarsa, büyük olaylar çıkabilir. Hatta hayatına kastedebilir. Bunu ben bile önleyemem.”
Atatürk, yanındakilere şöyle demiş: “Bu telgrafı Fethi Bey’e gönderiniz. Hareketinde serbesttir.”
Tabi Okyar, telgrafa aldanmayıp, İzmir’e yollanmış. Vapur İzmir’e geldiğinde Vali’nin dediğinin aksi olmuş. Görülmemiş bir kalabalık Kordonboyu’nda Serbest Fırka Başkanı’nı sevgi gösterileriyle karşılamış. Omuzlara almış. Bununla da kalmamış.
Tabi bütün bu olup bitenler Atatürk’e duyurulmuş, olaylardan çok üzülen Atatürk’ü yatıştırıp, gönlünü almak için milletvekillerinden kurulu bir topluluk Çankaya’ya gitmiş. Atatürk onlara şunu söylemiş:
- “Benim resimlerimin yırtılıp çiğnenmesine üzülmedim desem doğru söylememiş olurum. Fakat beni asıl üzen nokta, İzmir’i kurtarmak için canını dişine takarak dövüşen Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın resimlerinin yırtılıp çiğnenmesidir. Hiç olmazsa onun resimlerine dokunulmamalıydı.
İnönü’nün Yunanistan’a giderken çocuklarını Atatürk’e emanet edişi olayı vardır ki, oldukça ilginç sayılır: Türk-Yunan dostluğunun kurulmaya başladığı günlerdeydi. Yunanistan başbakanı Venizelos Türkiye’ye gelmiş bu resmi ziyarete karşılık olarak da Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’nün Yunanistan’a gitmesi kararlaştırılmıştı.

15 Karabekir ile Mustafa Kemal Kurtardıysa, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.117-120.
Hazırlıklarını bitiren İnönü akşamüzeri veda etmeye Çankaya Köşkü’ne veda etmeye geldi. Atatürk’le beraber kütüphaneye geçtiler. Kahvelerini götürdüğümde baş başa vermişler, alçak sesle görüşüyorlardı. Atatürk İnönü’yü görüşme bittikten sonra uğurlamak için antreye kadar geldiğinde İnönü’nün ürkek ve çekingen hali gözümden kaçmadı. Yunanistan’a gitmek istemiyordu. Sanki zorla gönderiliyor hissi vardı üzerinde. Sonradan düşündüm. İnönü gitmek istememekte çok haklıydı. Savaştan yeni çıktığımız daha düne kadar can düşmanı olduğumuz, ordusunu topraklarımızdan kovup denize döktüğümüz bir ülkeye gidiyordu. Bu bir dost ziyareti olduğu halde, insanın başına her şey gelebilirdi… Taşlanır, hakaret görür, hatta ne kadar güvenlik tedbiri alınırsa alınsın suikasta bile uğrayabilirdi.
İnönü bir şey söylemek istiyor fakat söyleyemiyordu. Tam ayrılacakları zaman şöyle dedi:
- “Paşam, ben gidiyorum. Çoluğum çocuğum sana emanet.”
Atatürk İnönü’nün kaygılanış nedenini anlamıştı. BU dokunaklı sözler üzerine gülümseyerek elini O’nun omzuna koydu. Sonra sırtını sıvazladıktan sonra şöyle karşılık verdi:
- “Güle güle git, yolun açık olsun. Gözün arkada kalmasın. Çoluk çocuğunu hiç düşünme. Allah korusun bir şey olursa biz neciyiz burada?”
İnönü Atatürk’ün bu sözleri üzerine rahat bir nefes aldı. Sağ salim Yunanistan’a gidip döndü.
Atatürk’ün vasiyetnamesinde İnönü’nün çocuklarının yükseköğrenimlerini tamamlamak için muhtaç olduğu yardımın yapılmasını istemesi, bence O’nun Yunanistan gezisi arifesindeki o konuşma sırasında çocuklarına düşkünlüğünü gördüğü için olsa gerekti. İnönü’nün çocuklarına bu derece düşkün olduğunu gören ve çocuk sevgisini tatmamış olan Atatürk, ölümünden sonra onlar için de bir miras bırakma kadirbilirliğini göstermiştir. Oysa o zaman çıkan söylentiler, Atatürk’ün İnönü’yü ölmüş olarak sandığı için çocuklarına miras bıraktığı yolundaydı.
Atatürk’ün ölümünden sonra vasiyetnameyi dikte ettirdiği, Hasan Rıza Soyak, bu konuda şöyle demişti:
- “Atatürk, vasiyetnamenin 5.maddesini bana dikte ederken, üzüntülü bir şekilde İnönü’yü kastederek “O’nun serveti yoktur, kendisine bir hal olursa, çocuklarına bakan olmaz” demişti. İnönü o sıralar tehlikeli bir safra kesesi hastalığı geçiriyordu, ölümünü bile düşündüğü oluyordu. İnönü o sıralar milletvekili ve generaldi. Ailesine bakamayacak bir durumda değildi.
Atatürk’ün, İnönü’nün çocuklarına, yardım etmek istemesi, bence; İnönü’nün parasızlığını bahane ederek çocuklarını öne sürüp, ona ilerisi için çok ince ve anlamlı bir mesaj yollamak istemişti.
Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasını Mareşal Fevzi Çakmak istemiş ve bunu gerçekleştirmek için büyük çaba sarf etmiştir. Atatürk’ün öldükten sonra yerine kimin geçirilebileceği konusunda ne düşündüğünü bilmiyorum. Fakat şöyle bir olay dinlemiştim.
İzmir suikastının başarısızlığa uğramasından sonra İzmir’e gidilmiş. 24 Haziran 1926’ymış galiba. Atatürk’ün evinde toplanılıp bu mesele görüşülüyor. Yapılan soruşturma hakkında kendisine bilgi veriliyor. Atatürk’e geçmiş olsun telgrafları yağıyor. İstiklal Mahkemesi birkaç generalin tutuklanmasını istiyor. Fakat İnönü buna taraftar olmadığını belirtiyor. İnönü o dönemde başbakan. Tutuklanması istenenler; Kazım Karabekir, Münir Hüsrev Gerede. Kurban Bayramının ilk günü. Atatürk İnönü’yü İzmir’e çağırıyor. Toplantıda İnönü de bulunuyor. Suikast olayı üzerinde görüşüldükten sonra Atatürk, gayet neşeli şöyle diyor:
- “Çocuklar insanın başına her şey gelebilir. Ben ölürsem, İsmet’in etrafında toplanmalısınız haaa. Fevzi Paşa’nın da ancak reyinden istifade edersiniz.16
Ruslarla Bir Eğlence Gecesi
Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü gecesiydi. O gece aramızda iki Moskovalı misafir de bulunuyordu. Voroşilof ve Budyni... Bir ara Rusya’nın en yüksek mevkiinde “Sovyet Yüksek Şûrası Presidium Başkanı” olarak görev yapan Mareşal Voroşilof ve arkadaşı, o zaman Rus Ordusunda generaldiler ve İsmet İnönü ile Recep Peker’in Moskova’ya yaptıkları geziye karşılık veriyorlardı.

Onuncu Yıl geçit törenini izleyen konuklar, o akşam Cumhurbaşkanlığı köşkünde verilen akşam yemeğinde hazır bulundular. Sofra elli dört kişilikti. Budyni, Atatürk’ün solunda, Voroşilof sağında yer almışlardı.
Voroşilof ve Budyni’nin üzerlerinde özenle dikilmiş askeri üniformalar vardı. Yemek masası Viyanalı ünlü odun ustasına (Hosmaister) ısmarlanmıştı. Masalar birbirine eklenince Gazi’nin baş harfi (G) harfi çıkıyordu.
Yemek büyük bir neşe içinde sürüyordu. Voroşilof, her konuşmasının başında:
- “Recep Peker yapar... Recep Peker bilir...” diye söze başlıyordu.
Recep Peker, o zaman “Cumhuriyet Halk Fırkası Umumî Kâtibi” idi. Rusya’da her işi Fırka Umumî Kâtibi (Stalin) yaptığı için, bizde de Umumî Kâtibin yaptığını sanıyor ve Recep Peker’e özel bir ilgi gösteriyordu.
Kimse işin farkında değildi. Atatürk hemen durumu anladı ve Stalin tarzı bir idarenin bizde de varmış hislerin misafirlerin üzerinden kaldırmak için toplantıyı dağıtmak lüzumunu duydu. Ata’nın bir işareti üzerine yemek sona ermiş olan toplantı dağıtıldı. Hep beraber kalkılıp Halkevi balosuna gidildi.

Şahane bir baloydu bu... Bir süre ayakta sohbet edildi, dansa kalkıldı. Atatürk te misafirlere uyup dans etti. Ata’nın en sevdiği dans, Valsti.

Halkevinden Orduevi’ne gidildi. Asıl eğlence buradaydı. Gelenler asker olduğuna göre askerce bir eğlence daha yakışık almıştı. Orduevinde bütün ordu zabitanı, generaller de hazır bulunuyordu.

Saat üç sularında eğlencelerin en hararetli olduğu sıra Atatürk emretti. Bütün subaylar Voroşilof ve Budyni’yi elleri üzerine alıp salonda gezdirmeğe başladılar. Müzik "Mavi Tuna" valsiydi. Rus generalleri alkışlar arasında omuzlarda taşınıyorlardı.

Derken bizim zabitan coşarak Atatürk’ü de eller üzerinde taşımak istedi, Atatürk, gülümseyerek eliyle İsmet İnönü’yü gösterdi. Bir saniye içinde İnönü, omuzlara alınarak havada gezdirilmeğe başlandı. Omuzlara alınan üç kişinin dolaşması, müzik bitene kadar sürdü.

Eğlencelerden sonra bütün generaller Atatürk’ün çevresinde toplandılar. Misafirler O’ndan bazı şeyler öğrenmek niyetindeydiler. Zaten gelişlerinin asıl nedeni de, bu amaca dayanıyordu. Fakat Atatürk, bu ustaca düzenlenmiş oyuna düşmedi. Voroşilof’a:

16 İnönü’nün Çocukları, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.135-138.

- “Biz asker insanlarız. Siyasete aklımız ermez. Siyaseti siviller konuşsun”... diye kestirip attı.

Sovyet generalleri onuruna verilen o geceki ziyafette, Orduevi’ndeki eğlenceler sırasında bir ara konuklar arasında bulunan General İzzettin Çalışlar’ın gerdanının Recep Peker tarafından gıdıklandığı, Atatürk’ün gözünden kaçmadı. Recep Peker bir ara salonda dolaşmış ve masasında oturan İzzettin Çalışlar’ın gerdanını gıdıklamak istemişti. Recep Peker’in rütbesi ise yüzbaşıydı.
Atatürk’ün bu duruma çok canı sıkılmış olacak ki, ertesi günü İsmet İnönü’yü çağırarak:
- “Recep Peker’in dün akşam yaptığını gördünüz mü? Bir yüzbaşı efendisi olan Recep Peker, nasıl olur da bir Paşa’nın yüzünü okşuyor.” Diyerek İnönü’den bu işi önlemesini ve Recep Bey’in istifa etmesini emretti.
İşte Recep Peker’in istifasına sebep, bu hareketidir. Cumhuriyet Halk Partisi, bu tarihten sonra Fırka Kâtibi Umumiliğinden alınarak Başbakanlığa bağlanmıştır.17

Nişancılığı

Atatürk eski ve tecrübeli bir askerdi O’nun iyi bir nişancı olduğunu duymuştum. Hatta bir gün Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde yakınlarına nişan alma hakkında bilgi verdiğini hatırlarım.

Bir gece sofradan yeni kalkılmıştı. Söz nişan, atış üzerineydi. Davetlilerden Şükrü Kaya, bir ara başıyla tavana doğru işaret ederek:

- “Elektrik ampullerine nişan almak zordur. Hedefe isabet olmaz” şeklinde bir söz attı ortaya.

Atatürk bunu garip bulmuş gibi bakarak:

- “Yaa, öylemi?” diye sordu. Sonra bunun nedenini anlatmasını istedi. Şükrü Kaya da:
-
- “Ampul ışıklı olduğundan göz alıyor. Nişan ve vuruş ta zor oluyor.”

Atatürk, hemen kapıdaki nöbetçiyi çağırttı:

- “Şu gördüğün ampulü vurabilir misin?” Dedi. Asker hiç düşünmeden:

- “Emret Paşam”

Diyerek hemen silâhını çekti ve duvarda asılı bulunan aplikteki üç ampulü teker teker tam isabetle vurdu. Atatürk, konuklara dönerek:

- “Gördünüz ya Türk askeri böyle vurur.” Dedikten sonra tabancasını çekerek tavandaki avizenin ampullerini başladı teker teker tam isabet vurmağa.

Atış işi bitince Atatürk, Şükrü Kaya’ya döndü:

17 Ruslarla Bir Eğlence Gecesi, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.164-167.

- “Hani yahu, senin dediğin olmadı.” Dedi. Şükrü Kaya’da ses seda yok tabi
Eski köşk ahşap olduğundan tavan delik deşik oldu. Bu kadarla kalsa yine iyi. Yukardaki yatak odasının gardırobunda ne kadar gömlek, don, fanila varsa delik deşik olmuş. Bereket yatak odasında o anda kimse yoktu.18
Selanik’ten Ne Çıkar?
Atatürk uysal bir insan değildi. Hatta haşin olduğu dahi söylenebilir. Böyle olduğu halde çok terbiyeli, çok olgun, çok merhametli, çok hoşgörülü bir insandı. Temiz kalpliydi, alçak gönüllüydü. Gösterişten, uzaktı. Vazife başında laubaliliğe yer vermez, fakat özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çekerdi. Dostlarına, arkadaşlarına vefalıydı. Zaten Atatürk’ün en büyük üstün hallerinden biri de kin ve garaz gibi insanî duyguların üzerine çıkabilmiş olmasıdır. Bağışlamayacağı suç yok gibiydi. Birçok hataları gördüğü halde, görmemezlikten gelirdi. Kendisine sofrada kafa tutan Dr. Reşit Galip olayında da O’na karşı kin tutmamış ve sonunda affederek, Milli Eğitim Bakanı bile yapmıştı. Kin tutmaz, çabuk affederdi. Kimleri, ne zaman affedeceğini de çok iyi bilirdi. Hırsı çok çabuk geçerdi.

Bir gün Çankaya’da eski köşkte Selânikli berber Mehmet ve berber Rıdvan’la antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşerisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı. Bu şekilde -şaka da olsa- böbürlenerek dolaşmalarına, kendilerine poz vermelerine çok tutulur, fakat yine de renk vermemeğe çalışırdım. Fakat bütün dikkatime rağmen aramızda yine de tartışmalar eksik olmazdı.
O gün yine onlar zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyor:

- “Biz Selânikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız” diyorlar, ben de cevap olarak:

- “Biz kendi kendimizi kurtardık. Selaniklilere ihtiyacımız yok. Hem Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar” diyordum.

O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk’ü görmemiştik. Konuşmalarımıza istemeyerek kulak misafiri olmuş ki, o akşam sofrada bir Selânikli olan Nuri Conker’e damdan düşer gibi sordu:

- “ Nuri Bey, Selanik’ten ne çıkar?”

O anda beynimin karıncalandığını duyar gibi oldum. Demek korktuğum sonunda başıma gelmiş, Atatürk antrede konuştuklarımızın hepsini duymuştu. Nuri Conker, Atatürk’ün nazını çektiği, kaprislerine katlandığı eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için, aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi. Elde ettiği aşırı imtiyazlar yüzünden ciddi ciddi “Sen çekil de, biraz da biz Cumhurbaşkanlığı yapalım” diyecek kadar ileri gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı. Fakat bu seferkinin şakaya gelir yanı yoktu.

18 Nişancılığı, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.168-169.
Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş ta, beni korumak kararını vermişçesine:
- “Bol Yahudi çıkar Paşam... Demesin mi? Bunun üzerine Atatürk, yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi:

- “Benim için de bazı kimseler Selanik’te doğduğumdan Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lâzımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyan’dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lâzımdır.
O günkü kadar utandığımı ve Atatürk’ün karşısında küçüldüğümü on iki yıllık hizmetim süresince hiç hatırlamıyorum. Belki de ömrüm boyunca benim için en büyük utançta bu olmuştur. O günden sonra Selanik kelimesini bir daha ağzıma almadım.19
Kimse O’nun Kadar Güzel “Allah” Diyemez
Din konusunda Atatürk’ün tam anlamıyla lâik olduğu söylenebilir. Kimsenin inancına karışmaz, dindar kişilere saygı gösterir, yobazlara, softalara çok kızar, din kavramının sömürülmesine izin vermezdi. Allah ve Peygamber konuları, Atatürk’ün yanında tartışma konusu yapılamazdı. O’nun için dindar bir adam denemez. Bir gece sofrada Peygamber üzerine bir konu açılmıştı. Atatürk’ün dindar olmadığını bilenler, O’na yaranmak için Peygamber’i küçültür şekilde konuşmalar yapıyorlardı. Atatürk, bu konuşmalardan sıkıldığını belli etti. Elini masaya indirerek:
- “Bu bahsi kapatın. Peygamber’leri küçültmek isterseniz kendiniz küçülürsünüz” dedi
Atatürk Harbiye’de okurken, abdestsiz olarak toptan namaza giderlermiş. Ordu’ya katıldıktan sonra da cepheden cepheye koşmaktan namaz kılmağa vakit bulamamış. Anlattıklarına göre II. Abdülhamit’e genç subaylar el öpmeğe gelirmiş. Padişah el vermez, bir paçavra sallar, gelenler onu öperlermiş. Bir gün huzura genç bir subay çıkmış. Paçavra falan öpmemiş. Bir selâm çakıp, soldan geçmiş. Padişah :
- “Kim bu adam?” diye sormuş.
- “Mustafa Kemal” demişler.
- “Sürün bu adamı...
Cumhuriyet’in ilânından sonra din ve devlet işlerini birbirinden ayırınca rahat bir nefes almıştı. Lâikliği çevresindekilere de aşılamağı başarmıştı. Benim, yanında bulunduğum süre içinde hiç namaz kılmadı. Oruç ta tutmadı. Ramazanlarda içki içer, fakat Kadir gecesi ağzına katresini koymazdı. Kadir geceleri sofra bile kurdurmazdı. Saygısı büyüktü. Bazen Mevlût dinlediği de olurdu. Miraç bölümünde “Göklere çıktı Mustafa” denince gözleri yaşarırdı. O zaman hemen kolonya götürürdük. İnanışı samimiydi. Bence Allah’a inanıyordu.
Öyle “Allah” derdi ki yalnız kalınca, O’nun gibi kimse diyemez. Herkes çekilip yapayalnız kalınca gökyüzüne bakar, kendi kendine “Allah” derdi. Böyle güzel “Allah” diyen adam yoktur.

19 Selanik’ten Ne Çıkar, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.195-196.

8-9 saat süren yemek sona ererken, muayede salonunun büyük kapısının parmaklıkları arasında güneş doğuyordu. Eşine çok az rastlanan muhteşem bir manzaraydı bu. Atatürk’ün bir işaretiyle manevi kızlarından Nebile Hanım, sandalyesinin üzerine çıktı, ince endamıyla bir heykeli andırıyordu. Başladı sabah ezanı okumaya. Ahenkli bir ses geniş salonda yankılandı.
Atatürk başını yukarı doğru kaldırmış, kendinden geçmiş bir halde ezanı dinliyordu. Bir an geldi, yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. 20
Felah Yerinde Kalsın
Yepyeni bir Türkiye kurulmuştu. Bir yandan savaşın yaraları sarılıyor, bir yandan devrimler birbirini kovalıyordu. Şapka devri-mi, harf devrimi derken, dilin sadeleştirilmesi ve yabancı sözcüklerin Türk dilinden arınması işine sıra gelmişti. Bu arada ezanın da Türkçe okunması ü-zerinde duruluyordu. Bu devrim de başarılmıştı sonunda. Artık müezzinler minarede «Allah-ü Ekber» yerine «Tanrı Uludur» diye sesleniyorlardı.
Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı. Ezandaki bütün Arapça sözcükler atıldığı halde “Felâh”a bir karşılık bulunamamıştı... “Haydi felâh”ın nasıl değiştirileceği tartışılıyor, fakat kimse bunun karşılığını bulamıyordu. Felah kurtuluş anlamına geliyordu. “Haydi kurtuluş” dense, bu deyim çok garip kaçacak, dinin kutsallığıyla da bağdaşmayacaktı. Kurtuluş denince akla hemen İstanbul’da Rumların çoğunlukta bulunduğu eski Tatavla semti geliyordu. Son çare olarak Atatürk’e başvurdular. Bu konu-da ileri sürülen düşünceleri teker teker dinleyen Atatürk’te “Felâh”a bir karşılık bulunmamış olacak ki:
- “Bu da Felah kalsın” diye bu işi sonuca bağladı.21
Nazım Hikmet’in Plağı
Köşk’te çok sayıda plak vardı. Bunların çoğu alaturka şarkılardı. Atatürk emredince bunların arasından seçtiklerini gramofona koyar, çalardı. Yalnız kaldığı zamanlarda da gramofon dinlemeyi severdi.
Bir kış gecesi sofrada hem yenilip içiliyor, hem plak dinleniyordu. O dönemin en gözde şarkılarını sıralamıştım. Biri bitiyor diğeri başlıyordu. Herkes neşe içindeydi. Plakların arasından nereden gelmişse gelmiş birden Nazım Hikmet’in “İniyor kayık, çıkıyor kayık” diye tekrarlan “Salkımsöğüt” şiiri vardı. Plağın öbür yüzü de “Atlılar atlılar kızıl atlılar” diye başlayan “Bahri Hazer” di.
O sırada gramofonun sustuğunu gören Atatürk:
- “Çelebi efendi, plak koy” diye emretti.
Sofraya rakı yetiştirmeye çalıştığım için Atatürk’ün emrini alır almaz, hemen aradan bir plak çekip, gramofona koydum. Meğer koyduğum plak Nazım Hikmet’in şiiri değil miymiş?

20 Kimse O’nun Kadar Güzel “Allah” Diyemez, tam metin, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.232-234.
21 Felah Yerinde Kalsın, tam metin, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.239.
Plak Nazım’ın o tok sesiyle dönmeye başlayınca, sofrada derin bir sessizlik oldu. Konuşmalar kesildi. Gözler Atatürk’e çevrildi. Acaba bilmeyerek bir yakışıksızlık mı yaptım?
Gramofon borusundan durmadan “İnliyor kayık, çıkıyor kayık” havazesi yükseliyordu. Atatürk bunu duyunca birdenbire bana sordu:
- “Bu nedir Çelebi Efendi?”
- “Nazım Hikmet’in şiiri Paşam”
Atatürk bu kez sofradakilere dönüp sordu. “Şimdi nerede bu adam?” Bu soruya sanırım Şükrü Kaya karşılık verdi.
- “Bursa hapishanesinde Paşam”
Atatürk bunun üzerine şunları söyledi:
- “Şimdi bu adamı dışarı çıkarsak… Gel bizimle çalış desek gelmez. Halk Fıkrasına sokmaya kalksak girmez. Girdiği zaman küçüleceğini sanır. Kendisinde büyüklük duygusu var.”
Atatürk’ün bu konuşmasından yüklenen Tevfik Rüştü Aras şöyle dedi:
- “Paşam, şimdi bütün Avrupa bu plağı dinliyor. Harmonisi olduğunu söylüyorlar. Öbür plaklarımıza pek itibar etmiyorlar.”
Atatürk bu konuşmadan sonra başka konuşmalara geçti. Fakat üzerinden atamadığı düşünceli bir hal vardı. Aklını bir şeye taktığı belliydi. Belki de biraz önceki şiiri ve plağı düşünüyordu.
Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti. Sofrada bir ara Atatürk, Cevat Abbas’a:
- “Tiyatro’da ne oyunlar oynuyor” diye sordu.
- “Unutulan adam oynuyor Paşam…”
- “Kimin oyunu bu?” diye yeniden Abbas’a sordu.
- “Nazım Hikmet’in Paşam…”
- “Hala bu adama fırsat veriliyor mu?”
Ertesi gün piyes sahneden kaldırıldı, afişleri indirildi. Atatürk’ün Nazım Hikmet’in şiirlerini mırıldanarak, “Bu adamı asmalı, altında ağlamalı…” şeklinde söylediğine ilişkin çok yerde duymuştum.22
Masonluk
“Paşam, dün gece Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Karşıyaka’daki Mason Cemiyeti’nin camlarını tabancayla tuz buz ettirmiş. Galiba iki el ateş edilmiş. Cemiyet üyeleri korku içindeler.”
Bu haberi duyunca Atatürk’ün kaşları çatıldı. Çok ciddi bir şekilde: “Hoppala, bu ne biçim iş yahu… Dağ başında mı yaşıyoruz? Gecenin bir yarısında bir cemiyete tabancayla kurşun sıkmak olur mu? Eğer bu cemiyet memlekete zararlıysa kanuni yollar var. Bu yollara başvurulur, kapatılır.”

22 Nazım Hikmet’in Plağı, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.264-266.
Atatürk bunları söylerken, derin bir düşünce içindeydi. Sofradakiler, Atatürk’ün susuşundan da cesaret alarak, hiç durmadan Mahmut Esat’a atıp tutuyorlar. Koskoca Adalet Bakanı’nın kendi adamlarını silahlandırarak, kanun himayesinde çalışan bir cemiyeti, kanun dışı yollarla ateş altında tutmasını kınıyorlardı. Silah atmakla cemiyet kapatılmayacağını belirtip, kanunların ne güne durduğunu soruyorlardı. Mason cemiyetine tabancayı, Torbalılı Emin Bey sıktırmıştı. Emin Bey İstiklal Mahkemesinde beraat etmişti. Oysa tabancayı Mahmut Esat’ın sıktığı söyleniyordu.
Konuşmalar daha da kötü bir hal alınca Atatürk elini masaya vurarak konuşmacıları susturdu. Sonra hiç kimsenin beklemediği herkesi şaşkınlık içinde bırakan şu konuşmayı yaptı:
- “Bir zamanlar ben de mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp Beyoğlu’ndaki Mason Cemiyetine götürdü. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer bir merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini göremediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada uzun kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağı indik. Bir öncekinden daha geniş bir salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım kolundan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra ne o binaya gittim ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem arasam, o binayı belki de bulamam. İşte benim masonluğum bundan ibaret.”
Böylece Atatürk kendisine Mason, dinsiz diyenlere karşı topyekûn cevap vermiş oldu.23
Vasiyetnamesini Emirle Yazdırdı
Atatürk’ün karnının gittikçe şişmesi, idrarının kesilmesi, Avrupalardan getirtilen doktorların hastalığının karşısında elleri kollarının bağlı olması ona ölümün kaçınılmaz bir şey olduğunu anlatmıştı. Atatürk, karnından ilk kez su alınmasından bir süre önce vasiyetnamesini hazırlamış ve kendi eliyle 6 Ekim 1938’de notere vermişti. Çünkü yavaş yavaş öleceğini artık O da anlamıştı.
Atatürk Dolmabahçe’de 71 sayılı odada yatıyordu. Bu odanın ortasında ceviz oymalı karyolası vardı. Üstünde beyaz tülden bir cibinlik asılıydı. Yatağın yanında komodin üzerinde mor bir kolonya şişesi, ayakucunda da bir şezlong bulunuyordu.
Vasiyetnamesinin hazırlanması için Umumî Kâtip Hasan Rıza Soyak’ın yardımını istediğini duymuştuk. Bir gün Soyak’ı çağırdı. Mal olarak nesi varsa bir listesini çıkarmasını istedi. Umumî Kâtip buna hiç lüzum olmadığını, kendilerine yapılacak operasyonun basit ve tehlikesiz bir şey olduğunu, bundan kaygılanacak hiç bir şey bulunmadığını söylüyorsa da dinletemiyordu.
- “Bu ne pahasına olursa, olsun yapalım” diyordu. Emir emirdi. Hem daha fazla ısrar etmesi zaten hasta olan Atatürk’ü üzebilirdi. Umumî Kâtip bürosuna giderek kayıtlardan istediği listeyi çıkarıyor. Bu liste esas tutularak Kocaeli Milletvekili Selâhattin Yargı ile bir vasiyetname hazırlanıyor.


23 Masonluk, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.268-271.
Atatürk vasiyetnamesinde bütün mal ve mülkünü yine millete bırakmaktaydı. Şahsî servetinden, çok yakınlarına, sevdiklerine aylık bağlanıyordu.
Vasiyetnamede yaşadıkları sürece kız kardeşi Makbule Atadan’a ayda 1000, Prof. Afet İnan’a 800, tayyareci Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200, Rukiye ve Nebile’ye de 100 er lira bırakıyordu. Ayrıca Sabiha Gökçen’e bir ev alabilecek para verilecek, Makbule Atadan’ın da Çankaya’da oturduğu ev ölünceye kadar emrinde kalacaktı. Bunlardan başka İsmet İnönü’nün çocuklarına yükseköğretimlerini bitirinceye kadar gereken yardımın yapılmasına ilişkin bir madde de vardı.
Umumî Kâtip Hasa Rıza Soyak, Atatürk’ün emrettiği gün Altıncı Noter İsmail Kunter’i Ata’nın yatmakta olduğu üst kattaki denize bakan odaya götürüyor. Atatürk onları pijaması ve robdöşambrı sırtında, tıraş olmuş vaziyette karşılıyor. Sigara ve kahveler içildikten sonra bir süre şundan bundan konuşuluyor; fakat hastalığından hiç söz edilmiyor. Sonunda Umumî Kâtip’le Noter, gitmek üzere ayağa kalkıp izin istedikleri zaman, masanın üzerinden aldığı kapalı bir zarfı Notere doğru uzatarak:
- “Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman açarsınız. Diyordu. Hasan Rıza Soyak sonradan bunları anlatırken gözlerinin yaşlarla dolduğunu fark etmiştim.
Hasan Rıza Soyak Atatürk’ün vasiyetnamesini hazırlamasını şöyle anlatmıştı:
- “Vasiyetnamenin notere verilişinden bir ay önce Atatürk beni çağırdı. Sağ kolunu bana doğru uzatarak yardım istedi. Elini tuttum. Böylece doğruldu ve yatağın içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Heyecanını yenmeye çalıştığı belli oluyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını fark ettim. Sonra önüne bakarak şöyle konuşmaya başladı; “Bu yolda konuşmak benim için de senin için de ağır bir şey ama başka çaremiz yok. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle bir işimizden söz ederdik. Hatta bunun için bir kanun çıkarılmıştı. Şu vasiyetname meselesi. Bu gün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacak. Ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir. Başka bir arıza olabilir herhalde tedbirli olmalı.”
Atatürk’ün hemen mal olarak nesi varsa, bunların bir listesini yapıp getirmem konusunda verdiği emri yerine getirmek için büroma gidip defter ve kayıtlara bakarak istediği listeyi hazırladım. Listeyi alıp inceledikten sonra “Bunları ikiye ayıracağız. Bir kısmı hayatta bulunduğumuz müddetçe üzerimizde kalması gerekenlerdir. Bunlar hisse senetleri, Çankaya’daki köşk ile eşya gibi… Yapacağımız vesikaya işte bunları koyacağız. Öbürleri, yani başka yerdeki evleri ve emlakı, Ankara’ya döner dönmez mahalli belediyelere ve öbür kurumlara verir, muamelesini yaptırırız.” Dedi.24
Artık Dua Ediyorduk
Bütün memleket Atatürk’ün hastalığıyla ilgileniyordu. Herkes sabah gazetesini açınca iyi bir haber alır umuduyla heyecanlanıyor, fakat beklediği müjdeyi göremiyordu. Milletten hastalığın gidişi saklandığı için henüz işin tehlikeli hali yurda yayılmamıştı. Avrupa’dan doktorlar gelmişti, elbette ki bu hastalığa da bir çare bulacaklar, Atatürk’ü eski sağlığına kavuşturacaklardı. Halk bu şekilde avutuluyordu.

24 Vasiyetnamesini Emirle Yazdırdı, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.370-373.

Oysa biz işin içindeydik. Her saat değil, hatta her dakika kulağımıza bir başka haber çalındığı için gece uykularımızda bile Atatürk’ten başka şey düşünemez olmuştuk. Yarabbi, ne buhranlı günler geçiriyorduk. Her gece O’nun yaşaması için Allaha dua ediyordum. Çok zaman yastığım gözyaşından sırsıklam ıslanıyordu. Günler geçiyor, fakat beklenen iyi haber bir türlü gelmiyordu.
Atatürk’ün karnından ilk olarak bir tenekeye yakın su alındıktan sonra O’nun birden çöktüğü, çok zayıf düştüğü haberi geldi. Böyle olduğu halde içimizde yine bir umut belirmişti. Sudan kurtuldu, belki düzelir diye düşünüyor, birbirimizle hastalık hakkında fikir yürütüyorduk.
Atatürk’ün karnından Doktor Fiessenger ve Neşet Ömer’in gözetimi altında Operatör M. Kemal Öke tarafından bir tenekeye yakın su alınmıştı. Çünkü Atatürk’ün karnında toplanan su yüzünden, yatakta dik oturamıyor, büyük bir sıkıntı çekiyordu.
Atatürk, ilk suyu alınmasından sonra çok zayıflamıştı. İki kolunu başının altına alarak arka üstü yatıyordu. Karnını büyük bir sargıyla sarmışlardı. Kendisine “geçmiş olsun” diyen Kılıç Ali’ye hafif bir sesle şöyle dedi:
- “Çıkan suyu gördün mü karnımdan? Bu kadar su dolu bir kap insanın karnı üstünde dursa dayanabilir mi? Bak ben ne haldeyim buna nasıl dayanmışım”
Kılıç Ali Atatürk’ün kollarını öperek şöyle yanıt verdi:
- “Geçmiş olsun Paşam bunların hepsi geçecek.”
O sıralar ben, Savarona yatıyla Bebek’e gittim. Yatı neden Dolmabahçe önlerinden kaldırıp Bebek’e göndermişlerdi bilmiyordum. Fakat hemen her gün Saraya geliyor, arkadaşlarımdan Ata’nın sağlık durumu hakkında bir şeyler öğrenmeğe çalışıyordum. Yattaki personel de gözleri yolda, akşam benim dönmemi sabırsızlıkla bekliyor, beni güvertede karşılıyor, fakat ağzımı açmadığımı görünce, bir değişiklik olmadığını anlayarak susuyorlardı.25
Son Bayramı
Bebek’le Dolmabahçe arasında nasıl gidip geldiğimi şimdi düşündükçe o günleri yaşar gibi oluyorum. Heyecandan bitkin bir hale gelmiştim o günler... Bazen korkudan, kötü, acı haberin korkusundan Saray’a gidemediğim zamanlar da telefonla Dolmabahçe’nin santralini bulup ürkek ürkek santral memuru Kemal Bey’e “Değişiklik var mı?” diye soruyordum. Ondan “Hayır” cevabını alınca içime su serpiliyor, hemen yattaki arkadaşlarımın yanına koşup “Çok şükür daha yaşıyor” diyordum. Ondan sonra hep birden “İnşallah kurtulur” diye başlıyorduk duaya.
Böylece 1938 yılının Cumhuriyet Bayramı gelip çattı. Halka bir şey duyurmamak ve şehirde yas havası estirmemek için şenliklerin eskiden olduğu gibi yapılması uygun görüldü. Yine taklar kuruldu, parlak bir geçit töreni yapıldı, gece fener alayları düzenlendi. Hatta Kuleli’liler Sarayın önüne vapurla gelip gösteri yaptılar. Gece sabaha kadar havai fişeklerle şenlikler sürüp gitti.

25 Artık Dua Ediyorduk, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.376-378
On beşinci yıl etkinlikleri gerçekten de Atatürk’e zehir olmuştu. Bütün Cumhuriyet Bayramlarını sabahlara dek ayakta, neşe, zevk ve keyif içinde halkla kucak kucağa geçiren Atatürk için yaşamının son Cumhuriyet Bayramı’nın gecesini ve gününü, Dolmabahçe Sarayı’nın sessiz bir odasında ölüm döşeğinde geçirmesi, onun için ne büyük bir acıydı.
Gece ışıklarla donatılmış bir vapur Saray’ın rıhtımına yanaştı. Vapurdan çılgınca alkış sesi yükseliyordu. Ölüm sessizliğine bürünen odanın soğuk duvarlarında yankılandı. “Üniversite gençleri kutlamaya gelmişler.” Dediler. Kalkmak istedi. Kılıç Ali ve Şükrü Kaya’nın yardımıyla ayağa kalkarak zor da olsa Vapur’dakileri selamladı.
Atatürk cansız fakat mutlu bir sanki işiteceklermiş gibi gençlere arkalarından şunları söyledi:
- “Bu bayramlar ve yarınlar sizin. Güle Güle…” 26
Son Dakikaları
Cumhuriyet Bayramı’nın ertesi günü Atatürk’ün ateşinin birden bire yükseldiğini duyduk. İçimizi derin bir üzüntü kapladı. Kim-senin ağzını bıçak açmıyordu. Derken, bir haber daha geldi: Atatürk komaya girdi... Bütün Saray ileri gelenlerini, iğne üstünde uykusuz tutan bu ilk koma, kırk sekiz saat sürdü. Komadan sonra birkaç kelime konuştuğunu öğrendik. Artık sakinleşti, deniyordu. Hepimizi bir ferahlık kaplamıştı. Bayağı umutlanmıştık. Tehlikeyi atlattı diye düşünüyorduk.
Atatürk, atlattığı tehlikenin farkındaydı. Çevresindekilere: “Bana ne oldu?” diye sormuş ve “Derin bir uyku uyudunuz” karşılığına pek inanmamıştı. Fakat inanmadığını beli etmek istemiyor görünmüştü.
Birinci komadan sonra artık doktorlar Atatürk’ün başından ayrılmaz olmuşlar diye duyduk. Dr. Neşet Ömer her zaman başucunda, öbürleri de ikişer ikişer nöbetteymişler. Birinci komadan kurtuluşun verdiği sevinç uzun sürmedi. Atatürk’ün karnındaki su yine çoğalmağa başladı. Fakat öylesine dayanıklıydı ki, herkesi bu hali şaşkına çeviriyordu. Her sabah gazeteleri başından sonuna kadar okuması eski halini hatırlatıyordu.
Atatürk artık nefes almakta da güçlük çekiyordu. Bu yüzden yeniden karnından su alınmasında ısrar etmeye başladı. Doktorlar önce buna karşı çıktılarsa da, sonunda oybirliğiyle suyun alınması konusunda birleştiler. İkinci su da alındı. Su alma işini bu kez Dr. Mehmet Kamil Berk yapmıştı. Fakat bu operasyon, Ata’yı iyiden iyiye halsiz bırakmağa yetmişti. Sonunda 8 Kasım günü kay ettikten sonra ikinci komaya girdiğini duyduk.
Atatürk’ün berberi Mehmet, birdenbire fenalaştığını ve kendini kaybetmeye başladığını haber verince Hasan Rıza Soyak, Kılıç Ali, Neşet Ömer ve Abravaya, Atatürk’ün başucuna koşmuşlar. Atatürk onlara “saat kaç?” diye sormuş, onlar da saatin 7 olduğunu söylemişler.
9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece Atatürk’ün harareti 37,5, nabzı 132, solunumu 33 imiş. Rengi tamamen solmuş. Gırtlağından bir ara “Hı… hı.. hı…” diye bir ses çıkarmış. 27

26 Son Bayramı, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.379-380.
27 Son Dakikaları, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.381-383.
Salih Bozok Kendini Vuruyor
Atatürk’ün ikinci komaya girdiği geceyi uykusuz geçirmiştim. Ona on iki yıllık hizmetim bir film gibi gözlerimin önünden geçti. Boğazıma bir şey tıkanmıştı. Kâbus içinde, sırsıklam terlemiştim. Sabahı güç ettim. Şafakla beraber biraz dalar gibi olmuştum.
Uykusuz gecenin sabahında vücudum ezilmiş gibi yatağımdan çıktım. Biraz sonra Saray’a gider, vaziyeti öğrenirim diye düşünüyordum. Yatta işlerimi bitirirken Bebek Polis Karakolunun bayrağının yavaş yavaş yarıya doğru indiğini gördüm. Bütün vücudum sanki karıncalanıyordu. Bir anda şiddetli bir ürperti sardı her yanımı...
O anda acı gerçeği anlamıştım. Demek ki, Atatürk yaşamıyordu artık. O mavi gözler bir daha parlamamak üzere sönmüştü. Bir an duygusuz, taş gibi kaskatı kaldım. Ne ağlayabiliyor, ne de bir ses çıkarabiliyordum. Bir süre içim ürperme dolu öyle duraksadım. Neden sonra kendimi toparlayıp aşağıya koştum. Arkadaşlarıma: “Ölmüş...” Diyebildim. O anda yatta bir feryat figandır başladı. Hiç kimse gözyaşlarını tutamıyordu. Benim de o ilk duygusuz, taş gibi halim geçmiş, yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başlamıştı. Kendimi toparladıktan sonra rıhtıma çıktım. Hemen telefona sarılarak Saray’ın santral memuru Kemal Beyi aradım. Hâlâ inanamıyor, inanmak istemiyordum. Sesimi duyunca tanıdı. Sadece “Doğru! diyebildi. Başka bir şey söylemedi.
Hemen bir taksi çevirip Dolmabahçe’nin yolunu tuttum. Rüyadaymış gibi gidiyordum. Beynim zonkluyordu. Saray’a nasıl vardım bilemem. Orası görülecek şeydi. Her yan derin bir sessizliğe bürünmüştü. Boşalmıştı denebilir. Hiç kimse kalmamıştı. Hemen oradakilere:
- “Ne oldu, ne var? Diye sordum.
Aldığım cevap sessizlikten başka bir şey değildi. Bu arada Atatürk’ün bazı çok yakınlarının durumlarını sağlamlaştırmak için Ankara’ya koşuştuklarını öğrenince üzüntüm bir kat daha arttı. Fakat bunlara karşı Atatürk’e bağlılığım hayatıyla ödeyen kimseler de vardı. O’nun ölümüne dayanamayıp acıdan kendini tabancayla vuran Bilecik milletvekili Salih Bozok kanlar içinde bir köşede yatıyordu. Yaverlik Dairesi’nin karşısındaki bekleme salonunun önünde kendini vuran Atatürk’ün bu vefalı ve sadık arkadaşını böyle kanlar içinde görünce biraz daha fenalaştım. Salih Bozok o anda ölmemiş, ama aldığı yaranın etkisiyle bir yıl kadar sonra hayata gözlerini kapatmıştı.
Atatürk’ün ölümünden bir süre sonra, Salih Bozok’a Köprüaltı’nda rastlamıştım. Hemen koşup elini öptüm.
- “Nasılsınız” diye sordum.
- “Ne olacağız Çelebi Efendi” dedi.
Başladı kendini tutamayıp Köprüaltı’nda hüngür hüngür ağlamaya. Beni görünce eski günleri hatırlamış morali bozulmuştu. Kendisini Kadıköy iskelesine kadar uğurladım. Bir daha da görmek kısmet olmadı. Bir süre sonra da öldüğünü duydum.28


28 Salih Bozok Kendini Vuruyor, özet hali, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf.384-385.

Öldükten Sonra
ATATÜRK öldükten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Savarona yatını hiç görmemiş. Görmeği istemiş. Yatı İnebolu’ya çağırdılar. Biz de Savarona ile İnebolu’ya gittik.
Orada öyle rıhtım falan yok. Kıyıdan uzakta demirledik. İsmet İnönü motorla yata geldi. Her tarafını gezdi ve beğendi. Kısa bir yolculuk yapıp İnebolu’dan Zonguldak’a gittik. İnönü orada yattan inerek trenle Ankara’ya hareket etti.
Aradan üç yıla yakın bir zaman geçmiştir. Yıl 1941, Haziran 22... Atatürk’ün ölümünden sonra ben yine Demiryolları İşletmesi kadrosunda Savarona yatında görevliydim. Artık eski imtiyazlı durumum kalmamıştı. Yani Türkiye Cumhurbaşkanının hizmetçisi değildim. Sadece İsmet İnönü yata gelince hizmetini yapıyordu.
O zamanın Başbakanı olan Refik Saydam’la, Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İstanbul’a gelmişler. İsmet İnönü’yle beraber Savarona yatına binmişler. Gelibolu’ya doğru bir gezi yapıyorlardı. Güvertede İsmet İnönü ile Refik Saydam baş başa vermişler konuşuyorlardı. Konu, İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye’nin nazik durumuydu. O zaman çok zor durumda bulunuyorduk. Derken salondan güverteye Saraçoğlu çıktı. Cumhurbaşkanıyla Başbakanı böyle baş başa düşünür vaziyette görünce
- “Yahu ne var bunda düşünecek? Tarafsız olduğumuzu ilân ettik, anlattık. Buna rağmen çatarsa çatar, harp yaparız. Çatmazsa zaten mesele yok” diye düşündüm.
O zaman dört bir yanımız ateşle sarılmıştı. İkinci Dünya Savaşı bütün hızıyla sürüyordu. Almanlar, Stalingrad ve Moskova kapılarına dayanmışlardı. Her an başımızda tehlike çanları çalıyordu. Her sabah gözlerimizi, kendimizi ateşin içinde bulabileceğimiz bir güne açıyorduk. Hepimizin sinirleri bozulmuştu. Gelibolu’da birçok general ve yüksek rütbeli genelkurmay subayı yata geldiler. Güvertede yine memleketin durumu ve savaş gücü konuşuluyordu. İnönü herkesin düşüncelerini dinliyor ve not alıyordu. Biz de hizmeti düzenli yapmağa, bir pot kırmamağa çalışıyorduk. Konukları en iyi şekilde ağırlamak istiyorduk.
İnönü, genç bir kurmay subayına şöyle sordu:
- “Almanlarla harp edersek muvaffak olur muyuz?”
Subay düşünmeden şu cevabı verdi:
- “Paşam bizi Almanlar Trakya’da yenerler. Fakat Anadolu’da başlarına bela oluruz.”
Bunun üzerine İsmet İnönü “Yaaa” diyerek başladı kendi anlatmaya:
- “Şimdi Almanlar saatte seksen kilometre ilerliyorlar. Bu durum karşısında Ruslar bir buçuk ayda yenilirler. Bu bizim için de büyük kazanç olur. Kafkasları alırız. Türkiye’nin nüfusu da otuz sekiz milyon olur. (O zaman nüfusumuz sadece on sekiz milyondu). Aynı zamanda Bakü petrollerine de kavuşuruz.
İnönü sevinç içindeydi. Kabına sığamıyor, adeta gelecekteki Türkiye’yi yaşar gibi oluyordu. Bu sırada yanında bulunan Amiral Şükrü Okan’a dönerek:
- “Rus donanması ne olur? Deyince:
- “Paşam, Beykoz önlerinde demirler. Gemilerin kamalarını alır, harbin sonunu bekleriz.” karşılığını aldı. Bu görüşme sırasında yatta bulunan Fahrettin Paşa, İnönü’ye:
- “Paşam İran harbe girer mi?” Diye bir soru sormuş ve şu karşılığı almıştı:
- “İran’a harp yok.”

Bunları duyunca, ileride belki ağzımdan lâf kaçırırım diye korktum. Daha fazla konuşulacakları duymamak için kamarama çekildim. Ne olur, ne olmaz. Fakat aksilikler korktukça üzerime geliyordu.
Baktım İsmet İnönü’nün yirmi yıllık hizmetkârı Osman Efendi, kamaramın kapısını aralamış:
- “Cemal, şimdi Hitler Radyoda Rusların bir buçuk ayda yıkılacağını söyledi” deyince ben de:
- “Yıkılırsa yıkılsın bize ne?” dedim.
Biraz sonra yine arkadaş geldi:
- “Göbbels radyoda. Rusların bir buçuk ayda yıkılacaklarını söyledi” deyince ben de gayet saf bir şekilde:
- “Ulan aptallığın alemi yok. Bu iş bir buçuk ayda olmaz.” Diye Rusların sanıldığı kadar hafif olmadıklarını, İsmet Paşa’yla aynı düşüncede olmadığımı söyledim.
Bizim bu konuşmalarımızı meğer kamarot Faruk not eder dururmuş. Farkında bile değildim. 29



29 Öldükten sonra, tam metin, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, CEPBOY, KENTKİTAP, Sf. 388-390.

Kitap Arka Sayfa


• Atatürk’ü Kemal adını Kamal diye değiştirdiğini biliyor muydunuz?
• Atatürk’ün içki içmesine en çok kim müdahale ederdi?
• Mustafa Kemal’in yakın çevresinde bulunan asalaklar kimlerdi?
• Atatürk, Dr. Reşit Galip’e neden kafatası ölçüsünü aldırdı. Atatürk’ün kafatası ölçüsü kaç çıktı?
• Tüm yurt gezilerinde her türlü masrafı kendi cebinden ödediğini biliyor muydunuz?
• Resmiyetten sıkılan Atatürk, bir gece yarısı Dolmabahçe Sarayı’ndan dışarı çıkınca İstanbul Valisi sabaha karşı onu nerede bulmuştu?
• Neden İsmet İnönü’nün çocuklarına mirasından ödenek bırakmıştı.
• Atatürk, bir gece iddia üzerine tabancasını çekip, Köşk’teki avizelerin ampullerini nasıl vurdu?
• Atatürk, sofra sohbeti sabaha kadar uzayınca manevi kızı Zehra’ya nasıl sabah ezanı okuttu?
• Uşağının diğer hizmetlilere şakayla “Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar” dediğini duyan Atatürk akşam sofrada buna ne karşılık verdi?
• Nazım Hizmet hapisteyken Köşk’teki gramofonda plağı çalınca, Atatürk şair hakkında neler söyledi?
• Masonluğu kaldıran Atatürk, gençlik yıllarında kendisinin de mason olduğunu nasıl anlattı?

Y. CAN GÖNÜLTAŞ - SİYASET BİLİMİ





Etiketler:




Cemal Granda- Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri, Kentkitap, Ankara, 2012, Özetleme, Can Gönültaş, 2013 başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





Cemal Granda- Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri, Kentkitap, Ankara, 2012, Özetleme, Can Gönültaş, 2013 başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
19.06.2013 03:02:36
Toplam 0 yorum yapıldı
1013 çoğul gösterim
905 tekil gösterim