İnsanlar başaklara benzerler.İçleri boşken başları havadadır,doldukca eğilirler. Montaigne
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

MÜMİNİN HEDEFİ SALAT-I DAİMUNA ULAŞMAKTIR

MÜMİNİN HEDEFİ SALAT-I DAİMUNA ULAŞMAKTIR
Halit Özdüzen ( Araştırmacı –Yazar)

İslam’da ibadet, kulu Allah’a yaklaştıran, belirli ritüel ve davranış biçimlerini kapsamak-tadır. Bunları Yüce Allah(C.C) Kuran’da belirtmiş; Hz. Muhammed (S.A.S) de Müslümanlara nasıl uygulanacağını öğretmiştir. Daha sonra çeşitli dönemlerde ilim, irfan ve takva sahibi önderler Kur’an ve sünnet çerçevesinde oluşan İslami esaslara dokunmadan uygulamaya yönelik bazı düşünce ve görüşler (İçtihat) açıklamışlardır. Bunların içerisinden İslam âlimlerinin çoğunluğu tarafından benimsenenler uygulamaya konulmuştur.
Sonraki Ehl-i Sünnet uleması dinin özüne ters düşmeyen Rasulullah Efendimizden sonraki uygulamaların bir bölümüne bidat-ı hasene diyerek mahsurlu olmadığını açıklamış, Kur’an ve sünnete ters düşenleri reddetmişlerdir. Şia ulemasının fıkıh ve ibadetler konusunda Sünnilerle uyuşmayan bazı uygulamaları yanında, Vahhabi âlimlerinin toplu ve bireysel ibadetlerde Şii ve Sünni görüşlere aykırı bazı uygulamaları bulunmaktadır. Ayrıca, Ehli Sünnet Mezhepleri arasında da bazı farklılıklar görülmektedir. Bir kısım uç gurup ve görüşler nazara alınmazsa, bugün mezhep, meşrep ve düşünce gruplarının tamamı Kuran’ın ibadetlerle ilgili ayetlerindeki esasları ve ilahi hassasiyeti kabullenmektedirler. İhtilafların bir bölümü Sünnetin uygulanması, hadislerin –sahihliğinin- kabul veya reddi ile Kur’an ayetlerinin yorumundan ileri gelmektedir. En önemli sebep ise siyasi ayrılıkları derinleştirmeye yönelik nüfuz ve hâki-miyet çekişmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Müslümanlar arasında ibadetlerin uygulamasında birlik sağlanamamıştır.
Bu araştırmamızda İslam dininin en temel ve vazgeçilmez şartı olan ibadet unsurlarından olan salat/namaz, dua ve zikre değinerek, müminde salat kavramını nasıl “daimi hale” (salat-ı daimuna) ulaştığını irdelemeye çalışacağız.
İbadet
İbadet: Dar anlamıyla Müslümanın Yüce Yaratıcının elçisi vasıtasıyla tebliğ ederek, uygula-maya koyduğu belirli ritüellerle kulluğunu arz etmesi; geniş anlamıyla İlahi iradeye uygun bir şekilde hayatını disipline ederek, sosyo-kültürel yaşam ve ekonomiye yönelik uğraşılarında vahiy ve sünnetin belirlediği esaslar dâhilinde davranmasıdır. Müslümanın ibadeti günlük yaşamındaki tavır ve davranışlarının tamamını kapsamaktadır. Bu nedenle sadece namaz, oruç, hac, zekât, cihat, zikir, dua gibi zaman, mekân, şekil ve şartlara bağlı ritüellerle sınırlı olmayıp; İslam’ın belirlediği esaslar dâhilinde insanlara, tüm canlılara ve doğaya yönelik davranışlarla, çalışma, yemek- içmek dinlenmek gibi aktiviteleri; evlenmek, eş ve çocuklarla ilgilenmek v.b. yükümlülükleri kapsamaktadır.
İbadet bireysel yapıldığı gibi, Yüce Allah’ın emri ve Peygamber Efendimizin sünneti gereği cemaatle de yapılmaktadır. Cemaat İslam sosyolojisinde çok önemli kavram ve toplumsal katmanı ifade eder. İslami yapı seküler sistemde olduğu gibi birey, toplum ve millet esasına göre değil; mümin, aile, cemaat ve ümmet esasına göre şekillenmektedir. Bu nedenle cemaatle yapılan ibadetlerin sevabı çok fazladır.
Kısaca özetlemek gerekirse; Mümin’in Allah(CC)’ın iradesine uygun tüm hayatı ibadet; O’nun koyduğu sınırların dışında yapılan taşkın davranış ve eylemler ise Şeytan’a ibadettir (Yasin 36/60-63). İbadeti terk etmenin insanları nereye sürüklediğini Kur’an bize haber vermektedir. “Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki salatı/namazı bıraktılar ve şehvetlerine kapılıp uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklar.” (Meryem 19/59)
Yüce Kur’an kişinin taşkın eylemlerle, kendi nefsi, çevresi, doğa ve topluma verdiği zararlardan yargılanacağını belirtmiştir. Müslüman’ın vahiy ve sünnete uygun davranışları kendisine önemli manevi zırhlar oluşturmakta, onlar cinden ve insanlardan olan şeytanlardan bedensel yapısını ve ruhunu korumaktadır.
Salat
Salat Arapça “s-l-v” kökünden türemiştir. Kelimesinin kök anlamı, bir yere veya yöne doğru “gitme”. “meyletme’ veya “yönelme”dir. Kuran’da genellikle kök anlamına yakın anlamda kullanılmış olmakla beraber farklı vurgular ve farklı anlamlarda da kullanılmıştır. Tespitlere göre yüzden fazla ayette, aynı kökten türemiş otuz farklı kavram kullanmıştır. En çok kullanılan kavram “müminlerin ibadetidir.” Bir anlamda ibadet yönelmeyi ifade ettiğinden kök anlamına oldukça yakındır. İbadetin dışında bazı özel anlamlarda kullanılmış olmakla beraber, genellikle: tövbe –istiğfar, dua, niyaz, yakarış, rica, övgü, kutsama, saygı sunma, şükretme, ardınca yürüme, bağlanma, bağlılıkta devamlılık, gözetme, koruyup kollama, destekleme, ilahi iradeye teslimiyet, kulluk, mağfiret ve Allah’ın (CC) şanını yüceltme gibi ibadetin türevleri veya ibadeti güçlendirmeye yönelik kavramlar olarak kullanılmıştır. Diğer anlamlardan bazıları ibadethane, destek, din ve dindarlık, yaratılışın amacına uygun hareket etmek ve davet olarak bir veya iki ayet-i Kerime’de geçmektedir.
Son yıllarda bazı araştırmacılar, Salat’ın dua ile eş anlamlı olduğunu bu nedenle dua edilerek de Salat’ın yerine gelebileceğini ima etmektedirler. Delil olarak da “Onların mallarından sadaka al; bu sayede onları temizle ve arındır ve onlara salât(dua) et; zira senin salâtın onlar için bir gönül ferahlığıdır.” (Tevbe 9/103) ayeti gösterilmektedirler.
Elbette dua ve yakarışlar da salat olarak, inşallah Rabbimizin katında yer bulmaktadır; ancak yukarıda da belirtildiği gibi salat’ın dua anlamı olduğu gibi salat namaz anlamını da kapsamaktadır. Bu nedenle salat kavramının Kur’an’da geçen bir anlamını alarak, diğerlerini göz ardı etmek yanlıştır. Hz. İbrahim’le ilgili “Rabbim, beni salatımda sürekli kıl, soyumdan olanları da… Rabbimiz duamı kabul buyur.” (İbrahim 14/40) diye yakarırken salatın hem dua, hem de ibadet bölümünü vurgulamıştır. Yine Kur’an’da geçmiş Peygamberlerin yaptıkları hayırlı işler zikredilirken, salat ve zekât pek çok ayette beraber vurgulanmıştır. Hz. İbrahim, Lut, İshak ve Yakub’u salih kişiler olarak andıktan sonra“Ve hepsini, emrimizle yol gösteren rehberler yaptık ve kendilerine hayırlı isler işlemeyi, salatı/namazı, zekât vermeyi vahyettik. Hepsi Bize kulluk eden kimselerdi.” (Enbiya 21/73)
Salâtın bir özelliği de, Kur’an’da Allah, melekler, cinler insan, müminler ve kuşlar da dâhil bütün varlıkları kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Bu nedenle salatı yalnızca namaz ve/veya dua sözcükleri ile de ifade etmek mümkün değildir. Ancak Salat’ın namaz olarak anlaşılacağı pek çok ayet bulunmaktadır.
Namaz
Namaz olarak Salat, bir anlamıyla Allah’a (CC) yapılan “ibadetlerin tümü”; diğer anlamıyla Kıbleye(Kâbe) yönelerek, içerisinde niyet etme, başlangıç tekbiri (ara tekbirler) kıyam, kıraat (Fatiha ve bir miktar kuran okuma), rükû (eğilme), secde (yere kapanma), ka’de (tahiyyat oturuşu) ve sonunda sağa ve sola selam verme gibi ritüellerden oluşan ibadete verilen isimdir. Namaz şekle bağlı bir ibadet olup vakitleri (Hud 11/114; İsra 17/78; Nur 24/58) ayetleriyle; kıyam, rükû, sücud, kıraat gibi farzları da (Bakara 2/125; Tevbe 9/112; Hicr 15/98; Hacc 22/26) ayetlerle belirlenmiş, Hz. Muhammed (S.A.S.)’in uygulamalarıyla da müminlere örnek olmuştur. Farzlardan önce ve sonra Hz. Peygamberin kıldığı namazlar, sünnettir. Müminlerin farzların yanında sünnetleri de yerine getirmeleri bir fazilettir.
Kavram, Arap kültüründe salat olarak geçmektedir. Sözcük olarak Hintçeden Farsçaya “nemaz” olarak geçen salat, Türklerin Müslümanlığı kabullendikleri yıllarda İslami kavramları Fars kültüründen öğrendikleri döneme rastladığından oradan dilimize geçerek, o dönemden sonra da kullanılagelmiştir. Aynı deyim Kürtçenin Kırmanci lehçesine biraz değişikliğe uğrayarak “naemmi” olarak geçmiştir.
Bilindiği gibi Türkler, İran coğrafyasında yaşadıkları Selçuklular dönemiyle, Anadolu Selçuklularında resmi dilleri Farsçaydı. Türkçe, Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından çok uzun yıllar sonra uygulamaya konulmuştur. Tarihi süreç içerisinde Farsçadan, Osmanlıcaya geçen pek çok kelime günümüz Türkçesine aktarılmış olup, “Namaz” da o kelimelerden biridir. Hint kültüründe “mabudun” karşısında tazim ve eğilme olan nemaz, Perslerin Zerdüşt dinlerinde ve Ateş gede(ateşperest) kültürlerinde ateşin karşısında tazim ve eğilmeyi kapsa-maktaydı. Eski Türklerde ise “Gök Tanrısı” karşısında tazim ve yüksünme(secde) ritüelleri bulunmaktaydı. Bu nedenle Pers ve Türkler girdikleri İslam’ın ibadet şeklini kabul etmekte fazlaca zorlanmamışlardır.
Namaz, Müslümanların Rabbiyle baş başa kalarak, O’na şükrünü, yakarışını, beklentilerini, duygu ve düşüncelerini ifade ettiği gibi, övgü, dua ve dileklerini arz ettiği bir ibadettir. Nama-za başlamadan temizlenme ( Taharet ve Abdest) uygun kıyafet,(setr-i avret), namaz kılınacak yerin temiz olması gibi bazı özel şartlarda bu ibadetin önemini göstermektedir.
Salat, namaz olarak eski ümmetlere farz kılındığı gibi Hz. Peygamberin ümmetine de farz kılınmıştır. Bu konum Kur’an’da şu ayetlerde geçmektedir.”…Onlar sadece Allah’a kulluk etmek namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru din budur” (Beyyine 98/5). Yine Hz. İbrahim, Lut, İshak ve Yakup(A.S.)’un anlatıldığı Enbiya suresinde “ Ve onları kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık onlara hayrı kapsayan fiiller, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet ederlerdi (21/73). Hz. İsmail’in anlatıldığı surede “Halkına namazı ve zekâtı emrederdi. ” (Meryem 19/55). Hz. Lokman (A.S), oğluna, ”Ey oğlum namazı dosdoğru kıl, marufu(iyiliği) emret, münkerden (kötülükten) sakındır, sana isabet eden (musibetler) karşı sabret” (Lokman 31/17) Hz. İsa(A.S.), Yüce Allah’ın kendisini peygamber kıldığını belirttikten sonra “… Hayat sürdüğüm müddetçe namazı ve zekâtı emretti.”(Meryem 19/31).Yüce Allah İsrail oğullarına, Hz. Muhammed’in Peygamber olduğunu bildirdikten sonra Kur’an’a uymayı emrederek “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte sizde rükû edin” (Bakara 2/43) diye buyurmaktadır.
Namazdaki ritüellerin tamamı Kuran’da gösterilmiş ve Hz. Rasulullah ’ın uygulamaları ile belirlenmiştir. Nitekim savaş durumunda dahi Salatın/namazın nasıl kılınacağı anlatılan surede, "Sen de içlerinde bulunup onlara namazı kıldırdığın zaman, onlardan bir grup seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar. (Namazda olanlar) secde edince diğerleri arkanızda beklesin. Sonra namaz kılmayan öteki grup gelsin seninle beraber namazlarını kılsınlar, (namaz kılıp arkada bekleyenler) silahlarını ve korunma (tedbir)lerini alsınlar. (Nisa 4/ 102) Namazın savaşta düşman karşısında bile terk edilemeyeceği gibi ertelenemeyeceği de belirtilmektedir. Bazılarının sandığı gibi Salat sadece dua veya zikir olsaydı ayakta veya oturmuş vaziyette düşmana karşı gerekli tedbirler alınarak da yapılabilirdi.
Geçmiş ümmetlerle ilgili ayetlerde Salat daha çok “ibadet” vurgusuyla öne çıkarken pek çok ayette namaz ve zekât beraber zikredilmektedir. Namaz nasıl dinin direğiyse, zekât da İslam’ın toplumsal direğidir. Namaz Kur’an’da İsrailoğulları’ndan alınan beş sözden biri olup, diğeri de zekâttır.
Namaz bazı surelerde yalın olarak geçtiği gibi ” Namazı hakkını vererek (dosdoğru) kılın, zekâtı verin ve Rasul’e itaat edin. Umulur ki rahmete kavuşursunuz.” (Nur 24/56). Bazı surelerde de namazın rükû ve secde ritüelleri ayrı olarak da zikredilmektedir. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar... İşte o müminleri müjdele” (Tevbe 9/ 112). Bu nedenle, kıyam, rükû ve secde namazın ritüellerini oluşturmaktadır.
Zikir
Zikrin sözlük anlamı “anma, ifade etme” ibadet anlamı: Kur’an ayetleri ve onlarda geçen ve Hz. Peygamberin hadisinde zikredilen Esma’ül Hüsna okunarak, Rabbimizi yücelterek anmaktır. Kur’an-ı Kerim’in bir isminin de zikir olduğu düşünülürse, zikrin ne kadar önemli bir kavram olduğu anlaşılır. Bu nedenle ibadet amaçlı olarak huşu içerisinde Kur’an okuyan kişi de Yüce Allah’ı zikrederek, O’na ibadet etmektedir.
Kuran’ın birçok ayetinde geçen zikir kavramı, salat gibi insanın Rabbi ile arasındaki iletişimi belirleyen önemli araçtır. Nitekim Kuran’da: Anma, yâd etme, hatırlama, hatırda tutma, şükretme, anlama, düşünme, akletme, ibret alma, izzet kazanılan vasıta, ibadet, Kur’an, Tevrat, vahy, uyarı v.b. anlamlarında kullanılmıştır.
Hz. Musa’ya, “Bana kulluk et; namaz kılarak beni zikret” (Tâhâ 20/14) Bu ayetin yorumunda zikrin namazın içinde olduğunu belirten âlimler olduğu gibi namazın amacının zikir olduğunu belirten âlimler de olmuştur. Bize göre namazın yanında zikre de vurgu yapıl-maktadır. Başka ayetlerde, “Rabb’ini öz benliğinin içinden, yalvarıp ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah –akşam zikret, gafillerden olma.” (A’râf 7/205) Ve “ Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.”(Hicr/ 15/98) ayetlerinde zikrin de ilahi emir olduğu görülmektedir.
Kur’an’da geçen onlarca ayete göre, Allah’ı zikretmek diğer ibadetler gibi farzdır. Zikir salat veya türevi olarak pek çok sürede geçtiği gibi, Hz. Peygamberin hadislerinde de oldukça uzun bir bölüm oluşturmaktadır. İbni Hanbel’in kitabına aldığı, Peygamberimizden gelen bir rivayette, “Allah’ı zikretmek için toplanan bir cemaati melekler kuşatır. Onların üzerlerine rahmet kapılarından, ”sekine” ve vakar iner. Cenabı Hak da onları katında bulunan meleklere metheder.”( II,359) Bu konudaki hadislerin çokluğu nedeniyle hadis derleyicisi âlimlerinin kitaplarında ayrı özel ve bölümler (bab) ayrılmıştır.
Günlük namaz kılan kimsenin vücut diliyle Rabbe kıyam, rükû ve secde ile rabıta kurması nasıl zorunluysa, Kur’an okuyarak ve özel olarak zikretmesi de kulluğunun gereğidir. Esasen zikir Yüce Allah‘a olan sevgi ve muhabbetin nişanesi olarak namaz, hac ve başka ibadetlerle sınırlı olamadan sürekli yapılması gereken bir ibadettir. “Namazı bitirdiğinizde Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin.”( Nisa 4/ 103). Bu ayet savaş ve tehlike sırasında müminlere ruhsat olduğu gibi, “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler...”(Âl-i İmran 3/191) ayeti de başka zamanlarda da yapılabileceğini göstermektedir.
Kur’an Ayetlerinden, Allah’ın güzel isimlerinden (Esma’ül Hüsna) ,Rasulullah Efendimizin yakarışlarından ve hikmet ehlinin zikirlerinden tertip edilen miktarın, her gün tekrarlanmasına vird denmektedir. Virdler (evrad) irfan ve aşk ehli tarafından azdan başlayarak, manevi hizmet yükseldikçe, çoğaltılarak vird edinilmiştir. Yine hikmet ehli tarafından, “dilin zikri”, “kalbin zikri“, “ruhun zikri”, “sırrın zikri” gibi derece ve safhalara ayrılmıştır.
Namaz, oruç gibi ibadetler ve Allah rızası için yapılan sohbetler de Cenabı Hakk’ı hatırlattı-ğı için bir anlamda zikirdir. Yeryüzünde hiçbir varlık yoktur ki Allah’ı (CC) zikretmesin; geze-genlerin, güneş ve kendi çevrelerinde dönerken zikretmeleri, atomdaki proton ve nötronların çekirdeğin çevresinde dönerek Yüce Yaratıcılarını zikretmeleri gibi…
Zikir bireysel yapıldığı gibi, Kandil ve cuma gecelerinde, hatim, Hatmi Hacegan, devran gibi özel ayinlerle de toplu olarak yapılmaktadır; Mevlevilikte bu törenin adı “Sema Ayin-i”dir. Ancak bu ritüel günümüzde bazı kesimlerce tesis ve mağaza açılışlarında şova dönüştürülerek amacından uzaklaştırılıp gösteri ve geçim aracı yapılmıştır.
İbadetlerin bireysel, toplumsal ve ümmete yönelik pek çok güzel gayeleri vardır; bunların en önemlilerinden biri de nefsin tezkiyesi sonucu Müslümanın kötülüklere yönelmesini engellenmesidir. ”Sana kitaptan vahyedilenleri oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı Zikretmek ise muhakkak en büyük(ibadet)’tür. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut 29/45) Eğer bir Müslüman namaz kılıp zikrullaha devam ettiği halde kötülüklerden sakınmıyorsa yaptığı ibadetlerdeki samimiyet ve ciddiyetini sorgulamalıdır.
Müslüman Yüce Allah’ı zikrettiği gibi, ona İslam dinini öğreten Hz. Muhammed (S.A. S)’i de yâd ederek anmakla mükelleftir. Bu Kur’an-ı Kerim’de" İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ (teslîmen).” ayetiyle emredilmektedir. Meali: Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na çokça salât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin." (Ahzâb, 56) Allah’ın Peygambere salavat getirmesi, sevdiğinin, merhamet ettiğinin, koruyup kollayarak destek verdiğinin göstergesi olarak şan ve şerefini bütün âlemler üzerinde yüceltmesidir. Ayet-i Kerime’de meleklerin de O’nu överek şanını yüceltip, O’na yardımcı oldukları belirtilmektedir; İman edenlerin de, övgülerin en yücesiyle şanını yüceltip, saygıyla anarak görev ve uğraşılarında O’na tam bir teslimiyetle destek olmaları istenmektedir.

Yaşadığı dönemde çevresinde bulunan dostları O’nu övgülerin en yücesiyle överek, tam bir destekte bulunmuşlardı. Ümmetten istenen de aynı şekilde en güzel özelliklerini yâd ederek, Hz. Peygamberin hayata geçirdiği ilkelerini yaşatıp Allah’ın dinine destek olmalarıdır. Yüce Nebi’ye en büyük destek ise, namazlarımızdaki (tahiyyatlarımızda) kendisiyle beraber övdüğümüz Al-i Rasule sahip çıkarak onları koruyup kollamamızdır. Namazlarda okuduğumuz Salavatın dilde vird edinerek boş zamanlarda veya yatmadan önce okunması kalbe huzur vermektedir.

Yüce Allah’ın selamı, Hz. Muhammed’in evlatlarının ve her asırda O’nu sadakatle izleye-rek ilkelerine sahip çıkan müminlerin üzerine olsun.

Dua
Dua kişinin aklını, kalbini ve diğer duyu organlarını, Yüce Allah’a(CC) yönelterek ondan yardım istemesidir. Yukarıda vurgulandığı gibi duanın Salatla da irtibatı bulunmaktadır. Kur’an’da: “De ki; dualarınız olmasa Rabbim ne diye size değer versin.” (Furkan 25/77) Peygamber Efendimiz, duanın ibadetin özü olduğunu belirtmiştir. (Tirmizi Kitab’ul dua 1.bab) Hadis kitaplarında da zikir ve salat gibi duayla ile ilgili özel bölümler bulunmaktadır. Dua Yüce Allah’a, hamd, şükran, dilek ve tövbeyi kapsayacak şekilde yapılan yakarıştır. İslam kültüründe kıbleye (Kâbe’ye) yönelip, yere diz çökülerek veya ayakta boyun sol tarafa eğik, eller semaya kaldırılarak yapıldığı gibi secdeye kapanarak da yapılmaktadır. Dua yapan kişi huzur ve haşyet içerisinde Rabbiyle iletişim kurmaya çalışmaktadır.
Hikmet ehli, ileri derecedeki mümin ve âşıkların bu iletişimi her yakarışlarında sağladıklarını hissettiklerini belirtmişlerdir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de “ Kullarım senden beni sorduklarında (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettikleri vakit dua edenlerin dileklerine karşılık veririm”( Bakara 2/186 )
Dua açıktan yapılabileceği gibi Cenab-ı Hak O’na gizli olarak yakarıp dua etmemizi de istemektedir. (Araf 7/55).
Duanın da namaz gibi abdestli olarak, temiz bir yerde yapılması daha uygundur. Bununla beraber acil durumlarda necasetten taharet (temizlenmiş) olmak kaydıyla da dua yapılabilir. Tuvalet gibi kirli ve pis yerlerle, Allah(CC)’ın men ettiği işlerle uğraşılan mekânlar -ilahi gazaba muhatap olan yerler olduğu için - dua yapılmasına uygun değildir. Esasen Müslüman’ın bu tarz yerlere zaruret hariç hiç uğramaması, uğramak zorunda kaldığında da oralardan çarçabuk uzaklaşması gerekir.
Müslüman kendisine dua etmesini Hz. Peygamberin ruhaniyetinden talep edilebileceği gibi vefat etmiş bir nebi, veli ve şehidin ruhaniyetinde de talep edebilir; çünkü onlar diridir ve Rabbimizin yanında dereceleri vardır. (Bu konuda Kelam âlimlerinin çekince ve itirazları bulunmaktadır). Ayrıca âlim, âşık ve hikmet ehli müminlerden de dua istenebilir. Çünkü müminin duası mümine şifadır. Yaşanan bir güzelliği Rabbimizin kutsaması için dua edilebileceği gibi, bir bela ve felaketin defi, bir hastalığın şifası için de dua yapılır. Bu konuda Kuran’da, Peygamber Efendimizin sünnetinde ve geçmiş peygamberlerin uygulamalarında pek çok örnek bulunmaktadır.
Dua, bireysel yapılabileceği gibi topluca da yapılabilmektedir. Bu nedenle İslam dininin önemli bir ritüeli olarak kültürümüzde de saygın bir yere sahiptir. Sosyal ve kültürel aktivite veya bir eylem yerine getirilirken dua yapılarak Cenab-ı Hakk’a dilek temenni arz edilerek niyazda bulunulmaktadır. Fakat bazılarımızca bu dualar adet yerini bulsun diye yapıldığı gibi, cemaate veya topluma yönelik yapılan dualarda duayı yapan şahsın çok uzun tutması ritüelin amaç ve anlamını gölgelemektedir. İyi bir hatibin yürekten yakararak topluma tercüman olacak şekilde yaptığı dua, insanı bu dünyadan alıp iç âleme sürükleyerek, istemli veya istemsiz gözlerden rahmet yaşlarının boşalmasını sağlar.
Duanın efdali Rabbimizin Kuran’da bizden istediği dualar yanında, Hz. Peygamber Efendimizin terkipleri, yine Kur’an’da geçen geçmiş Peygamberlerin yakarışları ve Allah’ın güzel isimleriyle yapılan dualardır. “ En güzel isimler (el-Esma’ül Hüsna) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua ederek anın.”( Araf 7/180) Bu Ayeti Celile’de dua ve zikir beraber yer almaktadır.
Salat-ı Daimun
“Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn.“ Meali: “Bunlar salatlarında süreklidirler.” ( Mearic 70/23). Yukarıya salat bölümüne aldığımız Hz. İbrahim (A.S) duasını burada tekrar zikretmemizde yarar var, “Rabbim, beni salatımda sürekli kıl, soyumdan olanları da... Rabbimiz duamı kabul buyur.” (İbrahim 14/40) Salat-ı daimun, müminin takva ehli olması sonucu oluşan önemli bir haldir. Takva, kelimesi Arapçada “ vikaye” mastarından türetilmiş isim olarak : "Canlı varlıkların dışarıdan gelecek olan yıkıcı ve yıpratıcı bir etkiye karşı savunma refleksi” diye tanımlanmaktadır. İslamiyet’te takva, Yüce Allah’ın (CC) Kur’an’daki emirlerini samimiyetle ve sadece O’nun rızasını gözeterek yerine getirmektir. Yasakladıklarından uzaklaşıp, yalnızca helal kıldıklarına yaklaşma ve bireysel iradeyi her konumda ilahi iradeye teslim etme şeklinde anlaşılabilir.
Bu özelikleri hayata geçirenlere Kur’an diliyle “muttaki” (takva ehli) denilmektedir. Kur’an’da onların konumu anlatılırken: “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır. Onlar, gaybe inanırlar, salatı/namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Başkalarına pay çıkararak, Allah yolunda harcarlar.) Ve onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve (gerçek anlamda) kurtuluşa erenler de ancak bunlardır.” (Bakara 2/2-5) Ne mutlu onlara…
Salat-ı Daimun İrfan ehlinin anlatımıyla, “Müminin her şart ve durumda Allah’ın varlığını beyninde, kalbinde ve tüm duygularında hissetme halidir. Bu duygu, söz ve vücut hareketleriyle yapılan ibadete yönelik ritüellere yansıdığı gibi, özveri, cesaret, nefsini kötülüklerden arındırma şeklindeki somut ve kalıcı hasletleri de kapsamaktadır. Bu hal müminin bütün ibadetlerini huşu ve samimiyetle yalnızca mutlak iradeyi gözeterek “Rıza-i İlahi” için yerine getirmesini sağlamaktadır. Yukarıda değinildiği gibi İlahi irade, Salatın Müslüman’ın yaşamının her anını kapsamasını ve takvaya erişmelerini beklemektedir. Zırh ve kalkan nasıl vücudu korumaktaysa, takva da Mümini kötülüklerden koruyan manevi bir zırh oluşturmaktadır. “Allah’ın huzurunda sizin en üstün (kerim) olanınız Allah’a en çok takva eden (koyduğu hudutları koruyup) sakınanınızdır.” (Hucurat 49/ 13) Ve Allah takva sahipleriyle beraberdir.” ( Tövbe 9/123)
Takvaya erişmenin yolu gönüllere Rahmanın katından “sekine” inmesine bağlıdır. ” O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine sekine indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” “Hani inkar edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara sekine indirmiş ve onların takvaların tutmalarını sağlamıştı. Zâten onlar buna lâyık ve ehil idiler.” (Fetih 48/ 2,26) Tefsir âlimleri “sekine” sözcüğünü Türkçeye “huzur ve güven” olarak çevirmektedirler. İrfan ekolu âlimleri, sekinenin müminlerin ayağını hidayet yolunda muhkem kılıp, yanlış yola sapmamalarını önleyen “Nur-u İlahi” olduğunu belirtmiş-lerdir. O tecelli sonucu müminin gönlünde ilahi aşk, cezbe, irfan ve takva oluşarak kalbindeki endişe ve korkuyu gidip, yerine huzur ve güven gelmektedir.
“Allah Kime dilerse hikmeti ona verir. Şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük hayır da verilmiştir.” (Bakara 2/269) Namaz, oruç, hac, zikir, dua gibi tüm ibadetlerin amacı Müslümanı güzel ahlak sahibi yaparak, Rabbine yakınlaştırmaktır. Yakınlaşması sonucu da O’nu görü-yormuş gibi ibadet ederek kemalat sahibi müminlerin safına geçmektedir. O zatların aklı Rabbin nuruyla parlar, gönülleri O’ndan başkasına meyletmez. Gönül gözleri açıktır. (Kaf 50/8) Böylece yaptığı hiçbir ticaret ve uğraşı Rabbini zikretmesini engelleyemez. “Onları ne ticaret ne de alışveriş Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamaz” ( Nur 24/37)
Allahû Tealâ, Müslümanları irşad görevini pek çok güzel özellikleri bulunan takva ve hikmet ehline vermiştir. Çünkü irşad kalbin daimî zikrini ve Salat-ı daimunu gerektirir. Rabbi bir an dahi olsun unutmak ve gaflet o görevle bağdaşamaz. Onlar Rabbimizi zikrettikleri gibi, Rabbimiz de onları zikreder;”… Öyleyse siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara 2/152) ayetine mazhar olmuşlardır.
Yüce Rabbimizin vaadi ve adaleti gereği, Kuran’daki emir ve yasakları yerine getiren bütün mümin ve mümineler takva sahipleri olarak Salat-ı Daimuna erişmeye adaydır; ne mutlu onlara… Yüce Mevla’mız bizleri de o Salihler zümresine dâhil eylesin…






Etiketler:




MÜMİNİN HEDEFİ SALAT-I DAİMUNA ULAŞMAKTIR başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





MÜMİNİN HEDEFİ SALAT-I DAİMUNA ULAŞMAKTIR başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
21.08.2012 21:38:52
Toplam 0 yorum yapıldı
585 çoğul gösterim
455 tekil gösterim